Hani uykuda karabasan üzerinize çöker de, bağırır çağırır bir türlü sesinizi duyuramazsınız ya, işte Suriye konusunda aynı çaresizliği yaşamış gibiyiz. Tehlike, tehdit göz göre göre geldi. Kaza, bela geliyorum dedi. Sardı, sarmaladı, kuşattı. Suriye şimdi dış politikadaki en büyük baş ağrımız olarak karşımızda duruyor. Ne yapacağız? Nasıl bu kuşatmayı yaracağız? Akan kanı nasıl durduracağız? Sorunları nasıl bertaraf edeceğiz, tam olarak bilmiyoruz. Çözümü beklerken her geçen gün daha da çetrefilli bir aşamaya geçiş yapıyoruz. Geçtiğimiz Cumartesi günü de ABD sözde yanlış koordinat yüzünden, DAEŞ’i vuracakken en az 62 rejim askerini öldürdü. Bunu Türkiye’nin Fırat Kalkanı operasyonunu yürüttüğü sırada yaptı. Hem de Rus Genelkurmay Başkanı’nın Türkiye ziyaretinin hemen ardından gerçekleştirdi. Türkiye bıçak sırtında bir operasyonu yürütmeye çalışırken bizi zor durumda bıraktı. Çoklu güç dengeleri içinde sonuç almaya çalışırken elimizi zayıflattı. Bölgenin diğer aktörleri Rusya ve İran’ı da bilgilendirerek hareket ediyoruz ama ABD süreci resmen provoke etti. Bir yanda ateşkes çağrılarına ortak oldu, diğer yanda olmadık manipülasyonlarını devam ettirdi.
Bizler Ortadoğu’daki gelişmeleri değerlendirirken bazen Arap Baharı kışa döndü deyiveriyoruz. Bu şekilde kış mevsimi çok kötü bir mevsimmiş gibi bir algıya sebep oluyoruz. Oysa her kış kendisinden sonra gelecek baharın hazırlayıcısıdır. Kendi içinde güzellikler barındırır ama bugün Ortadoğu’da mevsimlerden eser kalmadı. Olanlara illa bir mevsim adı vereceksek, bu yaşananlara olsa olsa kan, gözyaşı, ölüm, zulüm, katliam, göç mevsimi diyebiliriz.
Bizler ülke olarak ne yazık ki, bu sürecin Ortadoğu halklarının mağduriyetleri üzerinden yeni bir kuşatmaya dönüştürülebileceğini göremedik. Halklar hak talepleriyle yollara döküldüler ancak biz onlara doğru bir kılavuzluk yapamadık. Uyardık daha ne yapalım diye kendimizi kandırdık. Defalarca gittik ama sözümüzü dinletemedik diye açıklamalarla günah bizden gitti modlarına girdik. Teşbihte hata olmaz. Biz bugün ABD elçisinin sömürge valisi gibi takındığı tavırlara haklı olarak tepki gösteriyoruz. Ya gittiğimiz yerlerde, biz de aynı şekilde algılanmışsak doğru yapmışız diyebilir miyiz? Kırk yıllık diktatör rejimlerin bir anda istediğimiz noktaya gelebileceğine inandırıldık. Köşe başlarını tutmuş güç odaklarının, ellerinde bulundurdukları imkanları paylaşmak için hazır kıta bizi beklediklerini zannettik. Söyleriz yaparlar, yapmazlarsa kendileri bilirler diye böbürlendik. Oysa algıları yönetmekte pek maharetliydik. Bizler geçmişimizle hesaplaşırken Ergenekon’da, Uludere’de, Rus uçağının düşürülmesinde, terör olaylarının artışında ve daha birçok sıkıntılı süreçte FETÖ’nün oyunlarına muhatap olduğumuzu görüp, kendimizi savunmaya çalışıyoruz. Peki, o ülkelerde farklı güç odaklarının olabilme ihtimalini neden hiç düşünemedik? Şunu öncelikle ifade edelim. Nerede masum sivillerin üzerine bomba yağdıran, kendi halkını öldüren bir zalim, bir diktatör varsa Allah’ın laneti onun üzerine olsun. Bu sözlerim kimseyi aklamak, sorumsuz görmek veya mağdur göstermek için değil. Esad da Suriye’deki katliamların baş sorumlularındadır. Hani Saddam’ın heykelini balyozla indiren Iraklı, “çok pişmanım, bir Saddam gitti, bin Saddam geldi” dedi ya, işte bizim sözümüz de Suriye’de bugün onlarca Baas’ın doğduğunu ve binlerce Esad’ın çıktığını anlatabilmek içindir. Hiç unutmuyorum. Olaylar başladıktan birkaç ay sonra, Suriye Ulusal Kongre üyesi muhalif bir Suriyeli dostum bana “Biz 10 bin kişi ölene kadar hâlâ Esad’la olabilir” diye düşünüyorduk demişti. Yani işler geri dönüşü mümkün olmayan noktalara gelsin diye birileri özel bir gayret sarfetmiş. Bugün bu daha iyi anlaşılıyor.
Sonuç itibariyle yanlış yaptık dostlar! 20. Yüzyılın ilk yarısını sömürge olarak, ikinci yarısını ise diktatörlerle geçirmek zorunda kalan insanlara doğru yolu gösteremedik. Batılı arkadaşlarımız! tarafından gözümüze iliştirilen gözlükler, doğruyu görmemiz için takılmamıştı. Yani önce biz aldatıldık sonra da aldattık.
İyi de ne olacak bundan sonra? Bunlar hep geçmişe dönük tespitler değil mi? Doğru. Bunları ifade etmemizin sebebi en azından bundan sonra aklımızı başımıza almamız içindir. Dostluklarımızı gözden geçirelim. Tuzakları iyi görüp, her birini boşa çıkaralım. Gücümüzün farkına varalım. Komşularımızla “Sıfır Sorun” politikasını gerçekten hayata geçirelim. Kendi irademizle hareket edelim. Aklımızı ne NATO’ya, ABD’ye, AB’ye ne de Rusya’ya şuna buna kiraya vermeyelim. Her biri bilmelidir ki, Türkiye kolaylıkla yönlendirilebilecek çantada keklik bir ülke değil, duruşu ve iş tutuşuyla dosta güven, düşmanlık edene de haddini hatırlatabilecek bir birikime sahiptir. Bu cendereden çıkmak için hâlâ bir umut var.