Deniz mavi, gök mavi, yer yemyeşil, dallar rengârenk.
Dallarda kuşların orkestrası arasında yürüyen adamın suratının asılması, kaslarının kasılması, kaşlarının çatılması mümkin değildir.
Havanın ılgıt ılgıt esmesi, gönül dağının stresini, gamını, kederini, güvensizliğini dağıtır.
Ama kışın zemheri mevsiminde, kocakarı soğuklarının olduğu, karayelin insanların suratını kavurduğu günlerde de önce üzerimizdeki elbiselerin kanatları kapatılır, sonra yüzler asılır, sinirler kasılır.
Demem o ki, havaların durumu bizim durumumuzu da etkiler.
Evimizde nasıl hava estirirsek öyle karşılık alırız.
Sen kış havası estireceksin, ailenden bahar havası görüntüsü bekleyeceksin. Olmaz öyle şey.
İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Muhammed’in yetiştiği havayı anlatır Gelibolulu Mustafa Ali Efendi (1541-1600) Künh’ül-Ahbar isimli eserinin, Yard. Doç. Dr. Hüdai Şentürk tarafından edisyon kritiği yapılan ve Türk Tarih Kurumu tarafından basılan Fatih bölümünde, Şeyh Muslihiddin’i anlatılırken, tekkesinin un ihtiyacı için değirmene buğday gönderdiğini, un öğütmeye gidenin çabuk geldiğini görünce, “Neden çabuk geldin” dediğinde, “Efendim değirmende sıra var ama sıradakiler, buğdayın size ait olduğunu öğrenince hepsi sıralarını size verdiler ve sıra beklemeden öğüttüm geldim” deyince şeyhin, o unu toprağa gömdüğünü, “Bu unun değil bizim ailemize, evimizi bekleyen köpeğimize bile yedirmek doğru değildir” dediğini nakleder.
Sıra beklemeye, kaç kişimiz uyar.
Otobüs sırasını beklemeyi kastetmiyorum. Otobüs sırasına uymayanları sıraya geçirecek vatandaşlarımız epeyce var ama her işi düzenleme makamında olanları hizaya getirmesini bilecek çok az insanımız var.
Düzenleme ve denetleme makamına çıkmak isteyenlerin yol olarak seçtiği sistem, Allah’a iman etmeyenlerin, Allah’a yanlış iman edip, “İsa Allah’ın oğludur, onun adına papaz doğruyu söyler” diyenlerin, “Allah’a inanırız ama işimize karıştırmayız” diyenlerin metoduyla halkın gönlüne girmeden oyunu kapma tarafına gidiyorlar.
Hâlbuki Sevgili Peygamberimize bir adam gelip, “Ya Rasülellah, bana bir amel göster ki ben onu yapınca hem Allah beni sevsin hem insanlar sevsin dediğinde:
“Dünyaya gönül verme ki, Allah seni sevsin, insanların elindekine göz dikme ki, insanlar seni sevsin” buyurmuş. (İbn-i Mace, zühd, hadis 4102).
İnsanların elindekine değil gönlüne göz dikelim, gönül alacak söz diyelim, yüzünü güldürecek işler yapalım.
Bütün bunların olması için tenimizde haramla beslenen zerre kadar et olmamalı.
Haram şarabı içen, esrarı, afyonu yutan adama bu haramın etkisini gördüğümüzden, araba teslim edilmediği gibi, haram yiyecek ve içeceklerin her türlüsünü zimmete geçiren, yiyen, içenler için de aynı şey yapılmalıdır.
Haram lokma, haramdan elde edilen elbise, haramdan satın alınan içeceklerin dualarımızın kabulünü engellediğini Sevgili Peygamberimiz şöyle haber verir:
“Ey elçiler, güzel şeylerden yiyin ve salih amel işleyin. Şüphesiz ben yaptıklarınızı bilirim” (Mü’minun süresi ayet 23/51).
“Ey iman edenler, size verdiğimiz rızkın temizinden yiyiniz. Ve yalnızca O’na kulluk ediyorsanız, yalnız Allah’a şükrediniz” (Bakara süresi ayet 2/172) dedi sonra bir adamdan bahsetti: Adam (hac, umre, cihat gibi ibadetler için) uzun yola çıkar, saçı dağınık başı toz toprak içinde kalır. Ellerini gökyüzüne kaldırarak, “Ya Rab, ya Rab” diye dua eder. Allah, onun duasını nasıl kabul eder, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, haramla beslenmiş.” (Müslim, Sahih, K. Zekât, babü kabulissadeka, bab 20, Tirmizi, Sünen, Tefsir’ul-Kur’an, bab 3, Ahmet, Müsned, Ebu Hüreyre hadisi no 8330, Beyhaki, Süneni kübra, Salat’ül-istiska, Hadis no 6621).