Türkiye bugün aileyi konuşuyor.

Gençliği konuşuyor.

Ahlâkın, bağımlılığın, yozlaşmanın geldiği noktayı konuşuyor.

İktidar kürsüye çıkıyor ve bunları anlatıyor. Anlatıyor ama sahibi yok. Sanki bu ülkeyi 25 yıldır başkaları yönetmiş gibi. Sanki bu düzen kendiliğinden bozulmuş gibi.

Burada durup sormak gerekiyor:

Bu ülkeyi çeyrek asırdır kim yönetiyor?

Yasama sizdeydi.

Yürütme sizdeydi.

Devletin bütün imkânları sizdeydi.

Medya gücü sizdeydi.

Zaman sizdeydi.

Buna rağmen bugün her sorun, “başımıza gelen bir felaket” gibi sunuluyor. Oysa bunların tamamı yanlış tercihler zincirinin sonucudur. Yanlış ekonomi, yanlış eğitim, yanlış kültür politikaları… Ve en önemlisi: sürekli ertelenen yüzleşme.

25 Yıldır Iktidar, Hâlâ Sorumluluktan Kaçış

Aile dağılıyor deniliyor. Doğru.

Ama aileyi ayakta tutacak adil gelir düzenini kim kuramadı?

Gençlik savruluyor deniliyor. Doğru.

Ama gençleri borca, umutsuzluğa, sınav cenderesine, dijital bağımlılığa kim itti?

Her defasında sorun tarif ediliyor, fakat sorumluluk ısrarla saklanıyor. Çünkü kabul edilirse şu gerçek ortaya çıkacak:

Bu tablo, muhalefetin değil, iktidarın eseridir.

İktidar, yıllardır muhalefet yaparak ayakta duruyor. Korku üreterek, tehdit göstererek, “biz gidersek ülke batar” diyerek…

Ama millet artık şunu görüyor:

Ülke zaten zor durumda ve bu durum bir gecede oluşmadı.

Burada özellikle muhafazakâr seçmene samimiyetle şunu sormak gerekiyor:

Bu kadar yetkiye rağmen neden hâlâ aynı sorunları konuşuyoruz?

Neden her seçim öncesi aynı şikâyetleri dinliyoruz?

Neden çözüm hep yarına bırakılıyor?

Siyaset, sürekli konuşmak değil; sonuç üretmektir.

Siyaset, sürekli başkalarını suçlamak değil; hesabı üstlenmektir.

Tam da bu noktada Saadet Partisi’nin yıllardır ısrarla söylediği şeyler anlam kazanıyor. Saadet Partisi, iktidarda olmadığı hâlde iktidar ciddiyetiyle konuştu. Korku siyaseti yapmadı. Kimseyi tehdit etmedi. Yanlışı kimin yaptığına bakmadan yanlış dedi.

Aileyi sadece sözle değil, sistemle korumayı önerdi.

Gençliği nasihatle değil, üretimle ayakta tutmayı savundu.

Ahlâkı sloganla değil, adaletle inşa etmeyi söyledi.

Bugün konuşulan her başlık, Saadet Partisi’nin yıllar önce uyardığı alanlardır. Görmezden gelinen uyarılar, bugün acı bir gerçek olarak karşımızda duruyor.

Türkiye artık şunu anlamak zorunda:

Aynı anlayışla devam ederek farklı bir sonuç beklemek mümkün değil.

Bu ülkenin ihtiyacı daha sert söylemler değil; daha yüksek sesler hiç değil.

Bu ülkenin ihtiyacı adil düzen, ahlâklı siyaset ve samimi bir değişimdir.

Ve bu değişimin adresi, günü kurtaranlar değil; yıllardır doğruyu söyleyenlerdir.

Bugün o adres nettir:

Saadet Partisi.