Aslında yüz yıl fazla da uzak bir tarih değildir, bizlerin yaşları bile ellili yılları bulduğuna göre.

Hıristiyanların kutsal kitapları da 1914’ün altını çizmektedir.

1914 yılında Tanrının gökteki krallığının kurulduğunu ve bu kötü ortamın son günlerinin başladığını haber vermektedir.

Abdülhamid hayattadır daha, 1914’te; tabii Beylerbeyi’nde hapistir.

Ülkenin başına çöken felaket, adeta onun iktidardan uzaklaştırılması ile başlamıştır.

İttihad ve Terakki’nin darbeci ruhu, düzmece 31 Mart vak’ası, kurtarıcı Hareket ordusu ile olaylar başlatılmıştı.

Tahttan indirildiği gece, eşyasını dahi alamadan hakanı, Selanik’e gönderdiler.

Yahudi biraderlerin Alatini köşkünde artık bir padişah vardır, marangozlukla uğraşmaktadır.

Balkan milletleri, o Selanik’ de esir iken; Osmanlı ya başkaldırıp Balkan savaşlarını başlattılar.

Düşman Selanik’e yaklaşmakta idi, nerdeyse Osmanlı padişahına taarruz edecekti, hükümet dünyaya rezil olacaktı.

Alman imparatorunun gemisi ile İstanbul’a dönmesi de, bir başka ibretlik olay.

Yerinden ayrılmak istemeyen Abdülhamid’i, bu sefer Beylerbeyi’ne hapsettiler.

Batıdan tercümelerle Avrupa’yı tanıyan halk, 13’ün uğursuzluğuna inanıp 1913’den kurtulduklarına sevinmişlerdi.

Oysa haberleri yoktu ki, 1914’te daha fazla karalar bağlayacaklardı.

Son pikniklerdir, Haziran ve Temmuzdakiler.

İstanbullunun yazlık olarak kullandığı ada sefalarının tadı kaçmıştır.

İttihatçı paşaların Alman muhibbi olmaları başımıza felaket açmıştı.

O yılın Ağustosunda İngiliz donanmasından kaçan iki Alman gemisi, Osmanlıya sığınmıştı; bu gemilere bayrağımızın takılması savaşa girmemizin nedeni oldu.

Gemilere Yavuz ve Midilli isimleri verilmişti ama yönetim Alman denizcilerde idi. Osmanlı bayrağı takılı gemiler gidip Rusya’yı bombalıyorlardı.

Almanya sonunda Türkiye’yi savaşa bulaştırmıştı.

Sonbahar elemle gelmişti, İtilaf devletleri Osmanlıya savaş ilan etti.

Birkaç gün sonra da Osmanlı onlara resmen savaş ilan etti.

Osmanlı kuvvetleri, yedi cepheye bölünmüştü: Kafkas ve Galiçya cephelerinde Ruslarla, Makedonya’da Yunan ve Fransızlarla, Çanakkale’de İngiltere, Fransa ve İtalya ile Filistin, Suriye ve Irak cephelerinde İngiliz ordularıyla.

Sefalet ve yoksulluk almış başını gitmişti.

İttihat ve Terakki zenginlik içinde idi.

Asker aç açına savaşıyordu.

Millet yokluktan, darlıktan kırılıyordu.

1914–1918 arasındaki savaş bir milletin adeta ölüm kalım mücadelesi idi.

Üst üste harpler; Anadolu’nun nazlı çocuklarını, İstanbul’un okumuş kibar gençlerini silip süpürmüştü.

Ocaklar sönmüş tek evladını askere yollayıp kaybeden anneler, akıl hastanelerini doldurmuştu.

Sarıkamış’ta Binbaşı Enver, sanki kendi canı yanmış gibi binlerce memleket çocuğunu yakmış, evlerin o titrek yanan son çıralarını da söndürmüştü.

Anadolu halkının elinde ne evladı kalmıştı, ne yiyecek ekmeği.

1914’ün uğursuzluğu bitmemiş, gelecek seneye devredilmiş; bu kez Çanakkale’ye yüklenen memleketin gencecik fidanları, titreyen bedenleri aç karınları ile yurdu ölümüne savunmuşlardı.

1. Dünya Savaşı’nın en korkunç günlerinde İttihat ve Terakki’nin şımarık paşaları hatalarını anlayıp Abdülhamid’in tecrübelerinden yararlanmak istediler.

Devrik hakan; Devletin bu savaş kararı ile yıkıldığını, denizlere hâkim devletlere karşı, kara devleti Almanya ve Avusturya yanında savaşa katılmanın çok büyük yanlış olduğunu söyledi.

Denizden yükselen iktidarı göremeyen Cemal ve Enver paşalar ülkeyi mahvetmişlerdi.

1914.

2014.

Yüzyıl sonra bir seçim günü bakıyorum da; içerideki ve dışarıdaki fitneciler bozgunlarından hiç vazgeçmiş değiller.