1 Ocak 2022’de büyük bir heyecanla ilan edilen, vatandaşa müjdelenen ve “süper zam” olarak düşünülen asgari ücrete %50 zam verilerek 4.250 liraya çıkarılmıştı. Bu da tarafları o zaman tatmin eder gibi görünmüştü. Bu zam ne yazık ki ancak 6 ay dayanmadı, tıpkı Türkiye’nin bütçesi gibi. Evet yılbaşında yapılan bütçe kâfi gelmedi, ek bütçe yapmak zorunda kalındı ve aynen bunun gibi asgari ücretin de yeniden tespit edilmesi zorunlu hale geldi. Fakat bu sefer kesenin ağzını o kadar açmadılar. Yalnızca %30 zam yaparak 5.500 TL’ye çıkardılar. Çıkardılar çıkarılmasına da hangi derde deva olacak belli değil... Kiralara gelen zamlar, ulaşım giderleri, zorunlu gıda giderleri ve hülasa her kaleme gelen zamların karşısında şimdiden buharlaştığını söylemek kehanet değil, malumun ilamı olur. Bütün bunların karşısında iktidar mensuplarının pişkinliği insanı şaşırtıyor. Bundan tam 6 ay önce iktidar partisine mensup bir milletvekili şunları söylüyordu: “İki kilo et yiyorsak yarım kilo, iki kilo domates yerine iki tane alırız. Turfanda sebzeleri kullanmak sağlığa faydalı değil” diyerek vatandaşa kanaatkâr olmayı, sabrı tavsiye etmişti. Şimdilerde ise aynı vekil: “Vicdanı olan o maaşla milletvekilliği yapmaz. Utanarak söylüyorum ama danışmanlarımdan ‘2-3 bin lira getirin’ diyerek ay sonunu getiriyorum” diye ifade ediyor ve geçinemediğinden yakınıyor. Ki bunların aylığı 40.000 TL iken şimdi 56.000 TL oldu. Peki asgari ücretlinin ve 3.500 lira alan emeklinin hali ne olacak? Gelir dağılımında asla adaleti gözetmeyen bir iktidar anlayışıyla karşı karşıya olduğumuzu öteden beri biliyoruz. Emekli milletvekillerinin aylıklarına verilen zamma da bakılınca ne kadar cömert davrandıklarını anlatmaya gerek yok. Kıyak emeklilik kanunu çıkınca tam o günlerde halk ozanının biri dizelerinde şunları yazmıştı:
“Hakkâri’de Hasan, Artvin’de Bekir,
Sürünsün, yerinsin neyime gerekir?
Ben kıyak emekli Allah’a şükür
Devletim uyanmış, kuş var başımda...”
Şairin de dediği gibi bazılarının başına devlet kuşu konmuş. Ezilen, darlık çeken garibanın başına sinek dahi konmuyor. Yine aynı şair, bir başka dizelerinde de şunları söylüyor:
“Dertli âşığın bu endişesi
Bilmeyenler, bilenlerin maşası.
Fakir fukaraya sabır köşesi,
Balı yağa katanındır iktidar...”
Birileri balı yağa katadursun, dezavantajlı kesimi sadakaya muhtaç eden bu anlayış, “dün dündür bugün bugündür” diyebiliyor. Evet geçmişte siyasetçinin biri bunu söylemişti. Altı defa gidip yedi defa gelmişti. O dönemde ülke 70 cent’e muhtaçtı. Ama işçi, emekli, engelli bu kadar yoksul düşmemişti. O zaman kamuda çalışan bir işçi ev kirası veriyordu. Kooperatife girerek ev taksiti ödüyordu. 5-6 kişilik de nüfus geçindiriyordu. Peki bugünkü durum böyle mi? Yani dün dünde kalsın diyelim ama bugün geleceğinden ümitvar olmayan, istikbali yurtdışında arayan bir gençliği, geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısı yaşayan emekliyi, iş imkânı bulamayan engellileri, işsizleri ne yapacağız? Bunlar için bir umut kapısı açabiliyor mu iktidar? Bu sorunun cevabını kamuoyunun takdirine bırakıyoruz.
Bu arada hakikati, gerçekleri, sıkıntıları ortaya koyan ve dile getirenler “şom ağızlı” oluyor da, “öleceğiz, biteceğiz diyenlere bu bir kapaktır” diyen bakanın ağzı ne oluyor? Yani sokak jargonuyla konuşan bir bakandan geleceğe dair bir umut beklenebilir mi? Merhum Erbakan Hocamız, “Bize bakan değil, gören lazım” demişti. Ruhu şâd olsun. Hakikaten bu bakanlar gören olsalar bize yeter, vesselam...