Değişen ve dönüşen insanlığın arayışı oldukça hızlı. Bir şaşkınlık mı var, bir savruluş mu, bir değişim mi? Ve artık kimi durumlar insanları yeterince ya tatmin etmiyor ya da kendilerini oluruna bırakıp kapılıp gitmeyi tercih ediyor. Bu bir tercih değil, bir dalga. Bu dalganın etkileri insanların yeni anlayışlar ya da hayatlar oluşturmasına fırsat vermiyor.

Belli bir süreçte ulusalcılığın baskın olduğu, biraz klan biraz aşiret, biraz parti özellikli olduğu gerçeği yadsınamaz. Bu, sadece Müslüman coğrafya için değil dünyanın bütün ülkeleri ve toplumları için de geçerli.

Mikro bölünmelerin, parçalanmaların belli bir sınırı var. Türkiye özelinden bakar isek İstanbul veya büyük metropoller İslâm milletinin, halklarının veya diğer halkların da ortak dünyaları. On yıllardır süregelen Türk Kürt geriliminin getirdiği sürece bir göz atar isek, bu halkların tamamının İstanbul’suz yapamayacakları ortada. Öylesine derin bir kaynaşma var ki bu bütünlüğün kendi içindeki uyumu nasıl oluyor ve gerçekleşiyor? Bunu diğer insan kesimleri için de ifade edebiliriz.

Türkiye’nin tamamında, insanları razı ve mutlu edebilmek için nasıl bir yol temin edilebilir sorusu çok daha önem kazanıyor. Hiçbir insanı değersiz kılamayız. Bu topraklar, bu yurt ve il bana aittir denilemez. Bu milletin kendi içinde göçmenlikten de söz edilemez. Tarihin seyrinde, kaderinde gelinip kökleşilmiş ve artık birbirinden ayrılamaz bir bütünlüğe erişilmiştir. Geçmişte de bu böyleydi. Tarih silinip atılamaz, geçmiş bugünden soyutlanamaz. Bugünü yarına taşırken nasıl bir düzen gerekiyor ki insanlar birlikte yaşamayı sürdürsünler?

Birçok ırkı, mezhebi, meşrebi, partizanı içinde barındıran bu coğrafyada birlikte yaşanabilirliği sağlayan ortak ruh nedir? Belki de en zor görünen yanı budur. Herkes kendi tartısının ağırlığını görmek ister. Bu da böylesi bir durumda olası değil, olamayacak da.

Öyle ise birlikte öyle ya da böyle yaşayan bu toplulukların ortak bir düzlemleri yok mudur? Var ise o zaman gerilimleri azaltmanın çözünü nedir?

Bu coğrafyada doğup yirmi beş yaşına kadar yaşamış, sonrasında Fransa’ya yerleşmiş olan Emin Maaluf [bilerek böyle yazıyorum. Çünkü o bir Lübnanlı Arap ve Hıristiyan.] Doğu Akdeniz, Müslümanların egemen olduğu bir ortamın ruhunu özümsemiş. Bir arayış içinde. Modern dünyanın getirdiği bunalımlarda çözüm aramaya girişiyor, kendine göre bir takım yöntemler deniyor ne yazık sonuç istediği gibi olmuyor. Dünya bunalımı daha da şiddetleniyor. Emin Maaluf’un çırpınışı değerli ancak çözümü olmayan bir çırpınış.

Bu, ülkemiz sınırları için de geçerlidir. Üstelik buradaki kaynaşma, yakınlaşmayı ve birlikte yaşamayı daha çok sağlayabilir. Birbirine yakın ortamın ve ruhun korunması, yaşanabilirliğin oluşumu, bu medeniyetin geçmişte sağladığının devamı olabilir ancak.

Yozgatlı bir Türkü, Diyarbakırlı bir Kürdü, Tuncelili bir Alevi’yi, İstanbullu bir Boşnak, Çerkez ve diğerlerini birbirinden koparmak ne kadar mümkündür? Bunlar hepsi birer İstanbulludur artık. Bu gerilimler olmasaydı, bu topraklarda yaşayan Rumlar ve Ermeniler de yaşayıp gideceklerdi. Geçmişte zaman zaman gerilimler olmuştur bu insanın doğasında var olan bir durum. Habil ile Kabil kardeşiler olgusunun yaşanıyor olmasıdır.

Tanzimat sonrasındaki kapılış birçok halk için bir yıkım olmuştur. Sadece Müslüman halklar değil, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler ve hatta Yahudi’lerin insanca ve özgür yaşayışları, birliktelikleri yüzyılları bulmuştur. Farklılıkları ve çeşitlilikleri bir zenginlik oluşturmuştur. Günümüzde bunu deneyen uluslar vardır, fakat bu bir yere kadardır, belli bir yerden sonra tahammül sınırları aşılmaktadır.

Yapılması ve olması gereken insanın insan olarak buluşacağı ortak değerleri, bir medeniyetin bağlayıcılığıdır. Yeni bir din olan modernizm insanı sömüren ve tüketen egemen bir güç ve köleliktir.