Hızlı bir akıştayız. Akışla birlikte baş döndürücü bir hayat yaşıyoruz. Bize kalmayan zaman ve anlar, bizi meşgul eden alıp götüren bir hengâmeler var. Gereksizlikler hayatın gerçekleriymiş gibi bizi kuşatıyor. Biz derken bunu genelliyorum.

İnsanların mutlaka bir şeylerle meşgul olması gerekiyor. Boş kalmaya gelmiyor. İnsan eylem hâlinde değilse başka eylemler gelip hayatımıza giriyor ve onlardan kurtulamıyoruz. Zamanımız ve hayatımız değerlidir. Bunu başkalarının etkisine, güdümüne bırakırsak kendimize ait zamanı yok sayıyoruz. Başkalarının hayatını, ilkelerini, inanışlarını yaşıyoruz. Biz, biz olmaktan çıkıyoruz.

Büyük medeniyetimizin yolunda yolculuğunda gelişecek, yapılacak, katılım sağlayacak çok şeyimiz var. Atacağımız adımlar, eylemler, davranışlar, katılımlar önce kendimize olan saygınlığımızı artırır, sonra gücümüzü artırır. Biz de bir medeniyet yolculuğunda bir şeyler yapmış oluruz.

Medeniyetlerin karşılıklı çekişmeleri var. Çatışmalar, savaşlar bunun sonucu ortaya çıkıyor. Barışı seven ruhumuzun özünde insanı kazanma, insanla birlikte olma, birlikte yol yürüyebilme erdemini kazanırsak daha da güçlü oluruz. Kendinden emin olanlar kendilerinden kuşku duymazlar. Sağlam ve emin adımlarla yolculuklarını sürdürürler. Başkaları için değil kendi dünyalarındaki öz için yaparlar bunu. Medeniyeti var ise kendisi var olur. Başka medeniyetlerin tutsağı olununca onun içinde yiter. Ona uyma zorunluluğu onu kendisi olmaktan çıkarır.

Evet, zaman daralıyor bu hızlı akışta. Çarklara, alaboralara, fırtınalara tutulanlar kendilerini denetleyemezler, iradeleri ellerinde olmaz. Başkaları tarafından yönetilir ve yönlendirilirler. Bu akış normal değil. İnsan doğasını aşan, absürt ve savurgan bir hayat anlayışı.

Zaman daralıyor, geçen her gün yitiğimizdir. Eğer bir şeyler yapıyorsak bu bizim kazanımımız, eğer yapamıyorsak bizden biz kopup gidiyoruz.

Zamanı boşa harcayan, doğal olmayan, kavgası, gürültüsü, şamatası olan bir ortamda verimlilik beklenemez.

Bizden çalınan zamanlar veya bizim kaptırdığımız zamanlar boşluklarımızı oluşturuyor. Geçen boş zamanların telafisi yoktur. Geçip geçen gidiyor.

Zaman daralıyor, ömürden her gün ve an tüketiyoruz. İnsan en verimli anlarında hayatına katabileceklerini katma çabası içinde olur. Katamadığında ise en azından zarar vermemek adına olumsuzluklarda bulunmaz.

Bizler bir zamanlar çocuktuk, gençlik dönemimiz oldu, orta yaş dönemini yaşadık, şimdi ise üstündeyiz. Dönüp geriye bakmanın, hayıflanmanın bir anlamı yok. Hayıflanma pişmanlıklar hiçbir şeyi geri getirmez. Her yaş ve dönemde yapılabilecekler vardır, gücü neye yetiyorsa kişinin. Bu ister zihnen, ister bedenen olsun mutlaka bir şeyler olabilir.

Devasa kentlerin binalarının, seller gibi akan insan akıntılarının, dalgalarının arasındayız. Bu çağı ve dönemi yaşıyoruz. Bugünün koşullarındayız. Onurlu yürüyüşümüz, varlığımız ve duruşumuz bizi farklı kılarsa biz, biz oluruz. Kapılınılan dalgalar sürüklüyorsa, bir direniş gösteremiyorsak kendimizi yitirmişiz demektir.

Yitik bir çağın insanlarıyız. Bu çağın içini dolduracak eyleme geçirecek bilinçli, ilkeli insanlar olursa eylemde var olunmuş olur. Zaman daralıyor diye umutsuzluğa kapılacak değiliz. Bir insan olarak var isek bilinç dünyamızı koruyorsak, her an için eylemde bulunuyorsak, çağa, olumsuzluklara, dalgalara direniyor, ruh veriyorsak varız demektir.

Günün alaborasına kapılıyorsak denetimimizi yitirdiğimiz an varlığımızın bir anlamı olmuyor. Rüzgârlarda, boralarda savrulan çerçöpler gibi oluruz. İnsana en yakışmayanı da budur. İnsanlığın beklentisi güzel ahlâklı, adil, merhametli, sevgiyle bakan has ve samimi Müslümanlara gereksinim var. Hayrı ve güzellikleri başkalarından beklemeyelim.