Hayatımın en zorlandığım anlarından birini yaşıyorum. Hüzün yüklüyüm. Ellerim ve kalbim titriyor. Belleğimde acılardan başka bir şey belirmiyor. Ne söylesem, ne desem çırpınışı içindeyim, soğuktan titreyen bir kuş gibi. Sığınak bulmada zorlanıyorum.

Annem… Annemiz. Dilini ifadede neyi nasıl anlatacağını zorlandığı başat bir imge.

Annem… Meleklerin kanatlarında yükselerek sonsuzluk ve ebedi âleme göçtü. O bir melekti, meleklerden daha aziz bir melek.

Her anne özeldir ve değerlidir. Bazıları çok daha özeldir. Annem ise ikinci grupta yer alanlardan.

Edep timsaliydi. Belki de neslinin son örneklerinden biri. Edep ve hayâda üzerine yoktu. Üstad Necip Fazıl’ın ifade ettiği üç katlı evin edep ve hayâ örneğini temsil edenlerin katında duruyordu hâlâ. Sesini bile kendine saklardı. Yüksek sesle konuşmazdı. Bir lokma yemez, bir damla su içmezdi yabancı bildiği erkeklerin yanında.

Hayatı boyunca hep mazlum yaşadı. Annesini daha iki üç yaşında iken kaybetmiş, altı yedi yaşında iken babası Dersim eşkıyası tarafından öldürülmüş, amcası Abdullah Efendi ve önce üvey annesi sonra yengesi Fatma hanımın ellerinde büyümüş, İsmail Hakkı Efendi’nin evine gelin gelmiş, kendisi otuz beş yaşında iken eşi kırk üç yaşında iken dul kalmış. İsmail Hakkı Efendi’nin ocağını tek başına ayakta tuttu şenlendirdi, hayatını ortaya koymuş mazlum bir insan. Babamın ölümündeki büyük yıkımı tek başına direnerek ev daha da güçlenerek, köy hayatının bütün zorluklarını yaşayarak geçirdi. Çocuklarının üzerine bir anne kuş gibi titredi. Hiçbir anını boş geçirmedi, onların gözlerinin önünden kaçırmadı. O, çocuklarını o köy koşullarında yetim gibi büyütmedi. Belki komşularınkinden daha rahat daha huzur içinde büyüttü. O hem bir anne hem bir baba idi.

O, Hasköy köyünün ablası idi. “Abla” olarak ünlendi, ölümüne kadar da öyle bilindi.

İsmail Efendi, çocuklarından bir tek oğlu varken, bulunduğu bir vasiyette kitaplarının dağıtılmaması vasiyetine uydu. Eşinin ölümünden sonra köy yerinde bir kuruşa bile gereksinimi olduğu halde, bir müftünün kitapları almasına direnendi. Efendinin vasiyeti vardır kitapları satmam diye. O İsmail Efendi’nin ocağını emanet almıştı ve onu bugüne taşıdı.

Hayatımızda biz de onu incitmemek için çok çaba sarf ettik. Kent hayatına girmek ve çocuklarının yanında olmak zorunda kaldığı zaman için de kentin ve modern hayatın bir karabasan gibi insanın üzerine abandığı bir hayatta da hep mazlumdu. Bir yakınması olmadı. Çocuklarının huzuru kaçmasın diye içine kapandı. Elinde tespihi ile zikir ve duadan başka bir şey bilmedi. Hayatta yakınması yoktu. Bundan bir yıl öncesine kadar Zeynepkâmil’de evinden çıkar Üsküdar çarşıya iner Kıztaşı Camii’nde öğle ile ikindi namazını eda ettikten sonra evinin yolunu tutardı. Kimseye yük olmaz ve incinmesini, kırılmasını istemezdi.

Yıkılan evi yeniden yaptıktan sonra bahar olur olmaz köydeki evinin yolunu tutar, kentten kaçardı. Son beş yılını evinde ocağında dolu dolu yaşadı. Ocağının gereği olarak misafirlerini ağırlama mutluluğunu yaşadı. Bir eline geleni asla tutmaz diğer eliyle verirdi.

Öykülerimde ve romanlarımda “anne” imgesi bir iki eserimin kurgusu gereği ve onların dışında anne hep azizedir ve değerlidir, saygındır. Baba imgesinin çok çok önündedir.

Dedemi ve ailemi anlattığım Hüzün eserim annem ile tamamlandı. Kuvvetli bir belleği vardı. Elimizin altında çok az şey olmasına karşı malzemenin büyük bölümü ondan geldi. O ağır hastalığa yakalandığı sırada artık Hüzün’ün pınarı kurudu ve eser doğal olarak tamamlandı.

Hastalığının son dört ayında bilinci tamamen yitmiş, sadece arada bir gözlerini açıyor, soluk alıp veriyorken dudakları kıpır kıpırdı, parmaklarıyla tespih çeker gibiydi.

Dedem İsmail Hakkı Efendiden ezberlediği bir duası vardı onun laytmotifi idi:

“Ya vahidu ya samed

Binbir isminden meded

Binbir ismin bir Allah

Bir iş düştü bi derman

Bizi kurtar bu gamdan”

Onu sevdiklerinin yanına uğurladık. Onu emanet ederken duam: “Allah’ım onu Hz. Fatıma, Aişe ve Hatice validelerimize komşu olması” duasında bulundum. Eminim ki yeri orasıdır.