Şair, “Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et!” diyor. Ülkesi ve milleti için ciğeri yananların susmak mecburiyetinde kalmaları/susturulması durumunda, o ülke için en büyük tehlike baş göstermiş demektir. Şairin “susarsam sen matem et” deyişine kulak vermek lâzım.

“Dost odur ki sana doğrusun(u) diyen; dost değildin sana ‘doğrusun! doğrusun!’ diyen” demişler. Evet, doğru söyleyenin dokuz köyden kovulduğu da vakidir, ancak o doğru söyleyen onuncu köye gider yine doğruyu söylemeye devam eder. Bilhassa ülkeyi idare edenler “doğruyu söyleyenlere” kulak vermeli. Her söylenilene, “Doğrusun! Doğrusun!” diyen dalkavukların söylediklerine itibar etmemelidir. 

İkbal için, şan ve şöhret için, mevki ve makam için, para pul için söyleyenlere ve yazanlara aslında “yuh olsun!” demek lazım.

Ülkenin ve milletin menfaatine olan hususları söylemeyip ve yazmayıp hakkı ketmedenlere “yuh olsun!” demek lazım.

Ülkenin ve milletin zararına hususları bile bile, göre göre ketmedenlere, susanlara “yuh olsun” demek lazım.  

İşi gücü nemalanmak, menfaatlanmak olanlara “yuh olsun” demek lazım.

Zehir gibi çalışan kafalarını sadece ve sadece hinliğe çalıştıran hinoğlu hinlere “yuh olsun!” demek lazım.

Bu gariban milletin parasını, babasının malı gibi çarçur edenlere, har vurup harman savuranlara, hortumlayanlara “yuh olsun!” demek lazım.

“Köy yanar, kahpe taranır!” misali, ülkenin sıkıntılı haline bakıp göbek atanlara, “yuh olsun!” demek lazım.

Şehit ve gazilerimizin emanetlerine gereği gibi sahip çıkmayanlara, şehit mezarlığında “erik dalı” türküsü çalıp göbek atanlara, gazilerimize hakaret edip saygısızlık yapanlara “yuh olsun!” demek lazım.

Ülkemizin kuyusunu kazan dış güçlere göz kırpıp, onların meddahlığını yapanlara, onlarla münasebet kuranlara “yuh olsun!” demek lazım.

Aslında “yuh” denilecek o kadar mesele var ki, “yuhlanacak” o kadar sima var ki… Bu hâl bize “Yuh Baba”yı hatırlattı. Mezarı Üsküdar’da olan “Yuh Baba”  kalp gözü açık evliyaullahdan bir zat-ı muhterem imiş. Vefat edenlerin hangi halde gittikleri Allah tarafından kendisine malum olurmuş. Bu bakımdan dükkânının önünden geçen cenazelerin çoğunun ardından “yuh olsun!” diye yüksek sesle söylenirmiş. Bir gün kendisi de vefat edince, onun bu haline içerleyen dükkân komşusu, tabutu geçince arkasından, “Sana da yuh olsun!” demiş. Rivayet bu ya, “Yuh Baba”, tabutundan doğrularak şöyle demiş: “Ben de onlar gibi gidiyorsam, bana da yuh olsun!”

Ben de muhtemel tarizlere karşı, Yuh Baba gibi demek isterim: “Ben de hakikati ketmediyorsam, bana da yuh olsun!”

Biz bazı hususları yazmıyorsak; ya, “Her söylediğin doğru olsun, ancak her doğruyu demek doğru değildir”, ya, “Her söylediğin hak olsun, ancak her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur” düsturlarına uyduğumuz içindir. Ya da “tedbir” içindir. Tedbir aklın yarısıdır. Buna dair bir kıssa anlatılır. Bir gün tilki kaçıyormuş. Ona, “Niçin kaçıyorsun?” demişler. “Duydum ki deveye yük taşıtıyorlarmış” demiş. “İyi ama sen deve değilsin ki!” demişler. “İyi de ben bunu ispat edinceye kadar belim kırılır!” demiş.

Yine de er meydanına çıkanların, dumanla, el kol, kaş göz işaretleriyle olsun, milleti tehlikelere karşı uyarması lazım. Bunu da yapmayıp, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!”, “Gelen ağam, giden paşam!” diyenlere yuh olsun!..