1988 yılında yayına başlayan “Teklif Dergisi”nde yayınlanan “BİRLEŞMİŞ MİLLETLER YOK ADEM’İN ÇOCUKLARI VAR” isimli makalemde Birleşmiş Milletler için şöyle yazmıştım:

“Haber ajansları, gazeteler, yayın organları ölü ticareti yapıyor.

Eskiden batı, insan ticareti ile zengin olurken, bu gün basın-yayın, ölü ticareti ile meşgul oluyor.

Askerde iken (1968’de) arkadaşım, “Bu gazeteyi (Hakkâri Müftüsü Mehdi Bener’e gelen Bugün gazetesi) nasıl okuyorsun? Gazete dediğin gazete, birinci sayfada “Kaynanasını, hanımını, üç çocuğunu doğramış adam” haberleriyle dolu olmalıydı. Diye sormuş ve cevabını da vermişti.

Gerçekten arkadaşımın okuduğu gazetenin birinci sayfasında kan hiç eksik olmadı.

Kan akmadığı günlerde de kan akıtabilecek veya kan akacak yerleri deşiyorlardı.

Dünyanın her tarafında gizli örgütler, bombalar, sabotajlar, boykotlar..

Çoğunluğu da siyasi ağırlıklıdır.

Kapitalist ülkelerde komünistler, komünist ülkelerde komünist olmayanlar mücadele veriyorlar.

Hepsinin sloganı tek:

“Bizi böylece yönetme hakkını size kim veriyor?

Böyle yönetim olmaz!

Keyfi idarelere hayır.

Zulme işkenceye son.

Bütün insanlar eşit olmalı.”

Birleşmiş Milletler, devletin meşruiyetini kabul ettiğinden o devletin yaptıklarını da kabul edip savunuyor ve karşı direnişçileri “asi” ilan ediyor.

(Günümüzde Amerika’nın, Rusya’nın, Çin’in  bir yılda öldürdüğü insan sayısı, dünyadaki bütün teröristlerin ve haklı direniş yapanların öldürdüğünden yüz kat fazladır ama devlet olduğu için Birleşmiş Milletler ağız açamıyorlar.)

Ancak, karşı direnişçiler Amerika veya Rusya çıkarına hareket ederlerse, meşru kabul ettiği devlete karşı direnenlere yardım ediyor.

(Bu günlerde Suriye’deki teröristleri Amerika’nın, on binlerce tır dolusu silah, yiyecek, içecek ve dolarla desteklediği gibi)

Böylece şahıs veya kuruluşların meşruiyeti, onların çıkarları oranında oluyor.

Batıda halkı en mutlu devlet diye tanıtılan devletin başı, bir kurşunla yok ediliyor.

Tetiği çekenler, maddi yönden sefil insanlar değiller.

İstanbul’da bir kolejin öğrencileri, başlarında yabancı uyruklu öğretmenleriyle beraber papazı ziyarete gidiyorlar ve papaza soruyorlar: “Senin bizden farklı tarafın nedir ki, bizim günahlarımızı afvedebilesin? Sen de, bizim gibi insansın, elinde afvetme yetkisi belgesi de yok” diye sorarlar.

Papazın cevabı: “Böyle saçma sorularla vaktimi almayınız” olur.

Bütün dünyadaki karşı direniş örgütleri de soruyorlar: “Bu kanun koyanların bizden farklı tarafı nedir ki, onun “İyi” dediğine “İyi”, “Kötü” dediğine “Kötü” diyelim ve itaat edelim”

Gerçi karşı direnişçiler de iktidara gelseler onlar da aynısını yapacaklar.

Onların “Kara” dediği beyaz bile olsa bütün halk “Kara” diyecek, dalkavuklar ise “Kapkara” diyecekler.

“Beyaz” diyenler ise kanuna muhalefetten, kararın temellerini değiştirip beyaza boyamaktan içeri atılırlar.

Bu Japonya’da, Afrika’da, Avrupa’da, Rusya’da böyledir.

Kaynayan toplum kazanlarının altına Teksas petrolü pompalanırken, belki dindiririz diye Sibirya petrolü pompalanmaya başlanır.

Bin dört yüz sene önce kapitalist ekonomiyi temsil eden Bizans imparatorluğu ile Komünist ekonomiyi temsil eden Mazdek-İran İmparatorluğu’na ve ikisi arasında taraflı ve tarafsız diye bilinen küçük küçük, geri kalmış, gelişmekte, az gelişmiş, kalkınmakta olan ülkelerde de bu türden direniş hareketleri vardı.

Mekke’den bir ses yükseldi:

“Herkes bir erkek ile bir dişiden dünyaya gelmiş ve çoğalmışlardır.

Kimsenin diğeri üzerine üstünlüğü yoktur.

Bütün insanlar bir tarağın dişleri gibi eşittirler.

Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a üstünlüğü yoktur.

Hepimiz Adem’den, Adem de topraktan yaratıldı.”

Toprağı yaratan Allah.

Can ve tenleri yaratan Allah

Ülkeyi yaratan O.

Toplumu yaratan O.

O toplumu yönetme hakkı da onun olması gerekirken, kanının akışına, kalbinin atışına, hâkim olamayan biri çıkıyor ve toplumun nabzının atışını yönlendirmeye kalkıyor.”

Devam edecek.