Tarih döngülerden ibaret... Bugün Türkiye-AB ilişkilerinde ön plana çıkan hususun bir benzeri daha Ankara-Washington hattında yaşanıyordu. ABD, aynen Avrupa Birliği’nin (AB) yaptığı gibi Türkiye’nin en hassas sorunları üzerinden Ankara üzerinde baskı yapmakta ve bu kapsamda özellikle onu Irak merkezli olarak Ortadoğu’dan çıkartma, uluslararası arenada Ermeni sorunu üzerinden itibarsızlaştırma-köşeye sıkıştırma ve PKK terör örgütü üzerinden ucu iç savaşa kadar uzanan bir baskı politikası izlemekteydi.

Bunun üzerine, bu dönemde olduğu gibi, o zaman da Türkiye’den tepki mesajları veriliyordu. Örneğin, Türk-Amerikan ilişkilerinde krizin zirve yaptığı 2007 yılı Ekim ayı ortalarında Ankara’dan üst üste üç önemli açıklama yapılmıştı. İlk açıklama, 12 Ekim’de Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dan gelmişti. 

O tarihlerde Başbakan olan Sayın Erdoğan, ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddiaları hakkındaki tasarısının kabul edilmesi karşısında sert bir tavır takınarak: “Bu garip bir karar” nitelendirmesinde bulunmuş ve “Biz Türkiye olarak, kusura bakmasınlar böyle sıradan bir işe pabuç bırakamayız. En sonunda bu nereye gider. Onu da söyleyeyim. Nereden inceyse oradan kopsun” şeklinde konuşmuştu.

Diğer iki açıklama ise Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) kanadından gelmişti. Dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt söz konusu gelişmeler üzerine, “ABD kendi ayağına kurşun sıkıyor” derken; Kara Kuvvetleri Komutanı olarak görev yapmakta olan Orgeneral İlker Başbuğ Paşa da, “ABD’nin Irak’tan çekilme maliyetini artırırız” demekteydi. ABD’ye en tepeden gayri resmi ültimatom çekilmekteydi. ABD’ye “yeter artık”, “yetti gari” deniliyordu.  

Bu sözler, bugün itibarıyla bir çok kesim tarafından bir şey ifade etmiyor olabilir; ama 2007 yılı ve öncesi şartlar ve ilişkiler sistematiği açısından oldukça radikal sayılabilecek bir çıkış idi. Nitekim, bu açıklamalar askerî ve diplomatik çevrelerce 60 yıllık (eğer Truman Doktrini’nibaz alır isek) Türk-Amerikan müttefiklik ilişkilerinde TSK’nın ciddi manada bir “meydan okuması” olarak not edilmişti. 

O tarihe kadar Türk-Amerikan ya da Türk-Batı ilişkilerinin en büyük “teminatı/sigortası” olarak kabul edilen TSK, artık ABD’ye “hayır” diyordu. Türkiye-ABD ilişkileri bağlamında en önemli kırılma noktalarından birini oluşturan bu çıkış ile TSK, hiç kuşkusuz ABD ile ilişkilerinin bozulabileceğini ve her türlü karşı operasyona maruz kalacağını göze alarak hareket etmekteydi.

Tuncer Kılınç “İşaret Fişeği” miydi?

Bu meydan okumalar, 2007’den beş yıl önceki bir başka çıkış ile alt alta konulduğunda, birbirini tamamlayıcı boyutuyla; Türkiye’de Batı dışı farklı bir alternatife/gündeme sadece AB’siz değil, ABD’siz boyutuyla da işaret etmesi açısından oldukça önemliydi. 

Hatırlatmak ve meseleyi biraz açmak gerekirse... Beş yıl öncesi, yani 2002 yılında Harp Akademileri Komutanlığı’nca 7 Mart’ta düzenlenen “Türkiye’nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur?” konulu sempozyumun “Dünya ve Türkiye” başlıklı oturumunun soru-cevap bölümünde söz alan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç Paşa, söyleyeceklerinin her ne kadar şahsi görüşü olduğunu vurgulayarak bir giriş yapsa da, gündeme getirdiği önerinin bir deprem etkisi yapmasının önüne geçemedi.

Kılınç Paşa konuşmasında şu ifadeleri kullanmıştı: “Türkiye, AB’den en ufak bir yardım görmemiştir. AB, Türkiye’yi ilgilendiren sorunlara menfi bakıyor. ...Türkiye’nin kendine ABD’nin de rolünü unutmadan yeni bir arayış bulması gerekiyor. ...Türkiye’nin, Rusya Federasyonu ve İran’ı da içine alacak şekilde bir arayış içerisinde olmasında fayda buluyorum.”

Bu ifadeler hiç kuşkusuz Batı açısından, her ne kadar ABD ile ilişkiler istisna tutulmaya çalışılsa da, tam bir şok etkisine yol açmıştı. Çünkü Türkiye; ABD açısından Türk-Batı ilişkilerinde üç önemli göstergeden biri olan AB ile ilişkilere Türkiye artık bir son vermek istiyordu. (Diğer iki önemli göstergeyi hatırlatmak gerekirse; bunlar Türkiye-NATO ve Türkiye-İsrail ilişkileri olarak sıralanmaktadır.) 

Dolayısıyla, bu çıkış ve sonrakiler elbette Batı’nın çok da alışık olmadığı yeni bir sürece işaret etmekteydi. Bir diğer ifadeyle Türk-Batı ilişkilerinde yeni bir mantık ve tanıma olan ihtiyaç çok açık bir şekilde vurgulanmaktaydı. Bugün yaşanan krizin altında da aslında bu husus yatıyor.

Kısır Döngüden Kurtulma Fırsatı...

O zaman biz bu fırsatı kaçırmış, kaçırmış olmanın ötesinde bir son dakika zirvesi (Kasım 2007) ile ilişkileri daha da pekiştirecek, Türkiye’ye İslam dünyasında bir rol modellik yükleyen bir stratejik ortaklığı, daha doğru bir tabirle “Model Ortaklığı” kabul etmiştik.

Sonuç ortada, “Model Ortaklık” da; başta “Stratejik Ortaklık” olmak üzere, diğer tüm denenmiş ortaklıklar gibi çöktü. Çökmenin ötesinde her iki devlet bugün tarihinin en kritik süreçlerinden birinden geçiyor. Türkiye’nin “Şanghay resti”, aslında Ankara’nın Türk-ABD/Batı ilişkilerinde en kötü senaryoya yönelik bir hazırlık hamlesidir.

Soğuk Savaş sonrası Türk-Batı ilişkilerindeki “soğukluk”, yerini hızlı bir şekilde “sıcak” bir ortama bırakıyor. Bu sıcaklığın kademeli ve kontrollü bir kopuşa işaret ettiğini Batı çok net bir şekilde görüyor. Bunun önlemek için de, o tarihten itibaren Ankara’nın gündemini içten ve dıştan yoğun bir baskı/etki altına almaya başlamış durumda. Doğrudan ve dolaylı müdahalelerin iç içe geçtiği bir dönemden geçmemizin nedeni de bu.

Aslında, bugün itibarıyla gündeme gelen Türkiye-AB ya da Türkiye-ABD noktasında yaşanan Batı-Doğu eksenli gelişmelerin, Türkiye üzerinde oynanan çok boyutlu oynanan oyunların tarihçesi daha evvele uzanmakta. Bunu bir sonraki yazımızda yol açtığı maliyetleri görme ve buna göre yeni bir yol haritası oluşturma noktasında ele almaya çalışacağız.