Toplumsal değişim ve dönüşümlerde milletlerin veya

toplulukların yaşama biçimleri, tarzları ve üslupları da evriliyor. Yaşadığımız

şu topraklarda bunu görmemiz veya anlamamız kaçınılmaz oldu. Bir milletin büyük

değişim göstermesi elbette birden bire olmuyor. İçten içe başlayan değişimin

temelinde bir geçmiş zaman birikimi var.

Bir toplumda yeni bir şey oluyorsa başlangıçta buna tepki

veriliyor. Bu, sarsıntılar da getiriyor. Bir durum ve oluş küçük bir tohumun

atılmasıyla olur. Zaman içinde kökleşir ve karşılık bulur. Bunu hem iyilik ve

güzellikler hem de olumsuzluklar bağlamında düşünebiliriz. Bir milletin bu

kadar büyük bir değişim göstermesi ve evrilmesi bir rastlantı olmasa gerek.

Milletimiz Müslüman olduğundan hayat tarzını, konuşma

biçimini, üslubunu dinin belirlediği ahlâk ve ilkeler ile oluşturur. Bunun

belli bir kuralı yoktur. Hayatın doğasında olan bir kendindenlik ile oluşur.

Hayatı denetim altında tutan yaşama üslubu hemen her şeyi doğasına uygun olarak

oluşturur. Elbette bunların temel nedenleri var. Bir insanın bir başkasına

hakaret etmesi, suçlaması, töhmet altında tutması, gıybet etmesi yani

olumsuzluk adına ne varsa kaçınması bir gereklilik. Gıybet etmenin, durduk

yerde dayanaksız suçlamanın, aşağılamanın bir vebal yani günah olduğu bilinir.

Böyle bir durumda insan ister istemez konuşmalarına ve davranışlarına dikkat

etmek zorunda kalır. Bu bir daire halinde hemen herkesi kuşatır.

Müslüman olma bilinci hayat bilincini oluşturur. En basit

kavramları algılama, tanımlama ve ifade ediş de bu ruha uygun olur. Basit bir

kavram gibi görünen kimi durumlara bakıldığında Müslümanların nasıl bir hayat

anlayışı içinde olduğu bile anlaşılır. Bu dünyada var olan bütün canlılar

ölümlüdür. İnsan, kendisine ilişkin bir tanımlamada bulunurken bunu değerli bir

ifade edişle tanımlar. İnsan, insanın ölümünü bile temiz ve saygın bir ifade

edişle anar. İnsan ölür, insan olmayan, özellikle de insan belleğinde iyi ve

hoş yer etmeyen yaratılmışlar için ölmek sıfatı pek de uygun görülmez.

Hayvanlar için geberdi denir genellikle. İnsan için öldü. Hatta ölüm

yakıştırmasını bile çok ağır bulur. Bunu, daha zarif, kulağa hoş gelir,

bellekte iyi bir iz bırakır bir anlatışla ele alır. Birinin ölümü duyurulurken:

Falan kişi sizlere ömür denir. Aslında o kişinin öldüğü anlaşılmış olur.

Elâzığ yöresinde: Komşumuz Ahmet efendi geçindi denir. Bunun çeşitli

tanımlamaları var. Falan kişi Allah ın rahmetine kavuştu. Yakınımı

kaybettik gibi. Bunlar çoğaltılabilir. İnsan için en zor anı olan ölüm

olgusunun tanımlanması bile duygusallıktan uzak olarak gerçekleşir.

Eski İstanbul kültürü özgündür. Dili, tutumu davranışları

ve yaşayış biçimi bir bütünsellik içindedir. İstanbul un güzellikler düzleminde

öne çıkması İslâm medeniyet ruhunun özgünlüğünün doruğu olarak da görülebilir.

Yeni İstanbul ise değişimin etkisiyle bu özgünlüğünü yitirmiş bulunuyor.

Konuşma, yaşama üslubu bakımından arifler, dervişler ve şairler özel bir yer ve

konuma sahiptirler. Onlar ne yaptıklarının bilincindedirler. Durum böyle olunca

ister istemez onlardan sadır olan, yani gerçekleşenler ruhlarına uygun olur.

Bizim kuşağa kadar İstanbullu biri için: İstanbul beyefendisi ifadesi

kullanılırdı. Bu ifade ediş bugün için pek bilinmez oldu. O tip insanların

sayısı da çok azaldı aramızda.

Siyasa adamlarının konuşma üslupları son zamanlarda

giderek çok düşük bir seviyede seyrediyor. Bunlar da toplumun önünde yer

aldıklarından bir bakıma örnek oluyorlar. Bu, bir bakıma anlaşılabilir. Bir

kültür sorunu var. Ancak şairlerin ve eli kalem tutanların üsluplarındaki

değişim daha çok yabancı kültürlerin etkisinden kaynaklanıyor. Batı kültürünün

sınır tanımazlığı veya rahatlığının etkisi göz ardı edilemez.

Bu yazıya konu olan üslup sorunu ve yaklaşımı bir şairin,

ironik bir yaklaşımla da olsa: şiiri gebertenler yorum ve yaklaşımı oldu.

Birilerinin gerekçelerine yaslanarak böyle bir yaklaşımda bulunmak bir şair

için talihsizlik olsa gerek. Şairler dile ve üsluba özen göstermeyecekse kim

gösterecek