Serengeti’de sıradan bir gün… Bir yavrunun annesini son görüşü, artık kendi başının çaresine bakmalı… Yavru antilop için artık çok geç… Ve meraklı bakışlar bize doğru döndü…
Gerçekliği bünyelere acı veren hangi konunun yanından geçilse kapıların kapandığı, yeni çekilen perdelerin kıpırdandığı görülür. Camların şangırdayacağı, görünen alanın alaşağı edileceği falan yoktur ama adeta yaşam cambazına dönüşmüş bireyler, vicdan yapmamak için ezan duymuş şeytan gibi uzaklaşmak derdine düşer. Geriye meslek niyetine olmasa da gün yüzü görmemiş hokkabazlıkları icra edenler kalır. Dünya onlarındır ve Allah onlara sınırları çok da belirgin olmayan bir zaman için fırsat tanımış gibi anlaşılır. Algıda sorun yoktur; herkes kadar yaşayıp herkes gibi ölecekleri besbellidir. Ama işte neden burası da macera dolu Amerika kadar fırsatlar ülkesi olmasındır?!
Gücün etrafına kümelenip fırsatı ganimet bilenlerin nimetten saydığı geçici menfaate yönelik saplantılar pek hayret gerektirmez. Belki ibret nazarıyla bakıp selamet dilemek iktiza eder. O üşüşme ki bataklık sineklerinde, karınca kolonilerinde, böceklerde bile görülmez. Yarınının derdinde hak hukuk demeden hayatın insanı yoran yüzüne doğru saldırmak gerekir! Aç kalma korkusu desen, değildir. Yokluk desen, yoksun bırakılmışlık desen, kötü geçirilmiş çocukluk desen değildir. Gücün, iktidarın, sınır tanımazlığın getirdiği kudurganlıktır. Ki günü gelip kendilerine sunulan imtiyaz ellerinden alındığında, görünmeyi başardıkları hemen her platformda veryansın etmekten çekinmezler. Utanma duygusu zaten bulunmaz da tıpkı sırtlan, akbaba, timsah gibi onca gayrimeşru birlikteliklerine, ortaklıklarına, bir iri diri olup nimete gark olmalarına rağmen üşüştükleri leşi paylaşmayı bilmezler. Bütün sitem, ilenme, sızlanış ve şikâyet biraz evvel önlerine konmuş kanlı ufunet taşan avın, sebepsizce ellerinden alınıp başkalarına bahşedilmesine dairdir. Nitekim filanca grup, falanca müteahhit, feşmekân bürokrat şu yolsuzlukları yapabilir ve daha fazla kazanca sahip olabilirken, daha evvel bunlara ortak olan bir diğeri neden yurt dışına kaçmak zorunda kalsın, icabında can emniyetinden, mal endişesinden bile mahrum edilsindir?
Can ve mal emniyetinin ihlali, bir başka mağdur üstünde ne tür örneklendirilse dikkat çekmez. Haksızlık ancak yandaşın başına geldiğinde, hukuksuzluk statükocu mağdur edildiğinde, yolsuzluk paydaşların istifadesinden çekildiğinde can yakıcı oluverir! Öyle ki bilmem hangi kurumun başkanı görevden alınmadan evvel yolsuzluğa dair ses seda duyulmazken, görevden alındığı anda kalan ganimet, neye dadandığının farkına bile varmadan üstüne üşüşüverenleri birbirine düşürür; küçücük bir yat, minicik bir ihale, bit kadar fesat paylaşılmaz olur. (Fesatsız ihale, mezatsız antikaya benzer; tanınmadığı takdirde alıcı bulmaz!)
İnsanların önünden aşırılanı ayıklamakla maruf imtiyazlı grup, ele geçirdiği ganimeti lüzumuna uygun kullanmaktan da bihaberdir. Haksız kazançla elde edilen hasılat aşırı lüks zannedilen bir motorlu araca, birkaç dal burma bileziğe, altın varaklı koltuk takımına falan dönüşür. Artakalan ise kiralık araç içinde pudra şekeri niyetine ağza buruna sürülür. Muhtemelen hazır bulunan, başkalarınca sunulan güç adına algısal sorun yaşandığından, bu şekilde harcananın yaşam kalitesini artırdığı zannedilir. Ki bu serencamın aksi yönünde hareket edip menkul yahut gayrimenkul biriktirmeye kalkmak daha büyük çirkinlikler doğurur. Örneğin kuş kabilinden tanınmış birtakım kişilerin devlet televizyonlarından, bilmem hangi kurumun mütevelli heyeti üyeliğinden, gücün merkeze yakın mahallinden eninde sonunda uzaklaştırıldığında yalıyı, halıyı, parayı ne yapacakları; yaşamın kalan kesitinde ne yana savrulacakları merak konusu bile olmaz ve dahi adi bir mafya dizisi formunda kurgulansa izlemeye değer görülmez.
Dizi, tiyatro, oyun, darbe girişimi izlemekten çok daha onurlusu ve hayırlısı, hiç şüphesiz insanların önünden aşırılanı dava edebilmektir. Belki insan olmak salt bunu dava edinebilmekten ibarettir. Bu da bir yaşam formudur ve dinle, tanrısal öğretiyle, ahlakla belletilen, sorumluluk yükleyip icrası istenen en önemli eylem biçimidir. Üstelik ‘savaşa hayır’ demek kadar romantik, “Savaşa ben gideyim, hurma tiridini Amr yesin!” sözü kadar sitemkâr da görünmez. Birlikte yaşanan insanların haklarına saygı gösterip onlara muhabbet beslemekten öte her hak gasbının karşısında durabilmek, haksıza karşı çıkıp hakkından gelmek, kime ve neye yapılırsa yapılsın başlı başına haksızlığa karşı çıkabilmekten daha onurlu ne olabilir?