Dershane bir bütündür parçalanamaz. İsterseniz kamusa sorun. Eminim şöyle diyecektir: “Öğrencilerin bir eğitim kurumunda ders okudukları yer, derslik, sınıf demektir.”
Eskiler anlasın diye söyleyecek olursak: Hane-i tedris, yani ders yapılan mekân.
Şimdi bunu niçin söylüyorum?

Okula ait bir kelime evrilerek bir ticarethaneye isim olmuş ve cümle âlem bu kelimeyi anlamını düşünüp sorgulamadan söz konusu ettiğimiz mekânlar için kullanıyor.
Ders alınacak yer de ders verilecek yer de bellidir: Okullar!

Şayet okullar bunu başaramıyor ve esnaftan, tüccardan yardım istiyorsa orada biraz durmak gerekir.
Öğrenciler her neye hazırlanacaksa bunu en iyi biçimde yerine getirecek olan kurumların okullar olması gerekmez mi?

Okullarımız gençlerimizi müfredatı ve eğitim kadrosuyla üniversiteye hazırlamayacaksa bu kadar saatlik ders programının ne anlamı olabilir ki?

Düşünün bir kere, çocuklarımız ortaokula ve liseye sınavla hazırlanıyor, ama ortaokul ve lise onları üniversite için sınava hazırlayamıyor da “dershane” diye bir mekânın adresini gösterip kartını veriyor.
Burada bir gariplik yok mudur?

Her şeyden evvel okullarımızın bu boşluğu doldurmak noktasında etkin ve de yetkin kurumlar haline gelmesi gerekir.

Şayet proje liselerine ve üniversitelere hazırlama görevi dershanelere verilmişse o zaman okulların eğitimdeki yeri yeniden düzenlenmesi icap eder. Sözgelimi okullar sadece etik ve estetik değerleri veren, şahsiyet inşası ve kabiliyetleri keşfeden kurumlara dönüştürülebilir.

Elbette asıl olan okullarımızın akademik bilgi ile beraber değerlerin ve de yeteneklerin birlikte sergilendiği bir ortam olabilmesidir. Dershane okuldur ve sınıftır.

Okulun ve öğretmenin imkânları artırılırsa takviye için başka mekânlara ihtiyaç da kalmayacak ve zaman tasarrufunun yanında maddi tasarruf da sağlanacaktır.

Memlekette ne zaman dershane adıyla sınava hazırlama mekânları müdavimlerini okullara yönlendirmeye başlarsa işte o vakit okullarımız uzmanlık payesini elde edecektir.
Üniversiteye hazırlamanın uzmanı dershaneler değil okullar olmalıdır.

Okulların üniversiteye değil de öğrencisini dershaneye hazırladığı bir sistemde sıkıntı vardır.
Bilme ve öğrenme aşkı kazanma ihtirasının önüne geçmedikçe bu sıkıntı devam edecektir.

MENZİLİNE ULAŞAMAYAN KELİMELER

“Kum Saatinin Gölgesinde”, “Menziline Ulaşmayan Kelimeler”, “Sürgün Sonbahar” …Kim bilir hangi hayal, rüya ve dünya buluşmasının hülasasıdır bu kitap isimleri. Bazıları bunu önemsemez, ama şiire biraz da bu başlıkların yüklediği tılsımla gidilir. Çocukluğumda yazacağım şiirlerden çok çıkaracağım şiir kitabını ve ona vereceğim ismi düşlerdim. Bir şiir kitabının kapağı rüya ülkesinin hiç değişmeyen manzarası gibiydi. Kitap bir şair için en son iştir belki, fakat yürekte kanatlanan heyecan onu hep en öne çeker. Bu gayet normal ve insani bir duygudur. “Şiirlerim sadece kendimi bağlar” dercesine onları iki kapak arasına almak çocuğunun büyüdüğünü görmek isteyen annenin özlemine denk düşer.

Hanife Albayrak sağ olsun bana üç şiir kitabını göndermiş. Her gelen kitabı selam sayıp aldım, kabul ettim. Hanife Hanım’a yazdıklarını kitaplaştırmadan önce mutlaka dergilerde yayımlatmasını tavsiye ediyorum. Kitaplarında yer alan şiir başlıkları hayatın uzak köşelerine kadar uzanabilen bir şairi işaret ediyor. Sınırlı muhayyile, mahdut sözcükle şiir yazılamayacağının farkında. Kelimeler hedeflenen menziline ulaşıyor aslında. “Su Sarnıcı”, “Çocuk Çıkmazı”, “Kırk Kandil”, “Saka Kuşu”, “Kök Hücre”, “Boş Çerçeve” …başlıkları buna dair izler taşıyor.

Bu başlıkların enerjisiyle şiirin izini sürmek lazım. Hanife Albayrak Hanım’a sabır ile ısrar arasındaki akrabalığı göz ardı etmeden titizlik hüneriyle hareket etmesini salık veriyorum. Cahit Zarifoğlu’nun dediği gibi: “Bir çiviyi duvara çakmak için çekiçle bir kere vurmak yetmez. Aynı noktadan defalarca vurmak gerekiyor.”