Her gün medyaya yansıyan şiddet eylemleri ve işlenen cinayetler insanı korkutuyor. Özellikle aile içi çatışma ve işlenen cinayetler toplum olarak tehlike sinyalleri veriyor. Ancak anne-babasını öldüren bir evladın haberi insanları fazla etkilemiyor olacak ki, toplumsal bir hadise haline gelmiyor. Çatışmalar ve cinayetlerin bir ucu kedimize dokunmadığı sürece üzerinde fazla durulmuyor. Hâlbuki trafikte sürücülerin birbirlerine patlaması, ellerine geçirdikleri demir çubuklar ya da sopalarla kızdığı insanın arabasına saldırılması, karşılık görecek olursa iş daha ileri boyutlara bir anda taşınıyor. Kısacası, insanlar her an patlamaya hazır bombalar misali hayatlarını sürdürüyorlar. Bu noktaya neden geldiğimizi araştırıp, sebepleri üzerende düşünmek ve çare aramak gerekirken arada bir yapılan bir araştırma sonucunun medyaya yansıması dışında toplumda fazla bir duyarlılık oluşmuyor.

Bu noktaya gelişimizin elbette çeşitli sebepler var. Öncelikli olarak aile bağlarımız giderek zayıfladı. Bunun sonucu olarak evlilikler azalırken, evlenenlerde evliliklerini sürdürmekte zorlanıyorlar ki, boşanmalar ciddi şekilde arttı. Kısacası bir gazetemizin değerlendirmesi ile “ailede sosyal çöküş” başladı. Sonuç olarak artık büyük ailenin yerini alan çekirdek aileler de hükmünü yitirmeye başladı. Hâlbuki toplumu ayakta tutan ailedir, bir başka ifadeyle aile toplumun çekirdeğini oluşturur. Ailenin zayıfladığı bir yerde toplum bağlarından, toplumsal dayanışmadan bahsetmek fazla bir anlam ifade etmiyor. Aile zayıfladıkça yaşlıların giderek yalnızlaştığı bir gerçek. Bunun da ötesinde yaşlılarımız milyonlar içinde tek başlarına yaşayıp, tek başlarına hayatlarını kaybediyorlar. Aile zayıflayıp bir blok içine onlarca daire yerleştirildiğinde o blokta yaşayan insanların birbirleri ile ilişkileri de zayıf oluyor. Ankara’ya ilk geldiğimizde büyük anne ve büyükbabamla bir gecekonduda yaşıyorduk. Tüm mahalle birbirimizi tanır, ilişki içinde olurduk.

Mahallemizde bir kişi hayatını mı kaybetti herkes oraya koşar, cenaze evine günlerce yemek yaptırmazlar, onlar acıları ile meşgul olurken bir takım ihtiyaçlar mahalle tarafından gönüllü olarak karşılanırdı.

Gecekondudan yüksek binalara taşındık, yüzlerce kişi aynı çatı altında yaşar olduk ama birbirimizden habersiz yaşıyoruz. Dün sabah apartmandan çıkarken çıkış kapısının önüne konulmuş plastik masa ve sandalyeleri görünce ne olduğunu sorduğum bir komşumuz, binada bir kadının vefat ettiğini, yakınlarının öğle binanın önünde yemek vereceklerini ve taziyeleri kabul edeceklerini söyledi.

İşin daha da acı tarafı vefat bir hafta önce meydana gelmiş, yakınları alıp vefat eden kadını köyüne götürmüş, defin etmişler ama yıllardır oturduğu binadaki komşuların büyük bir bölümünün haberi bile olmamış. Elbette olaya herkes farklı bir açıdan bakabilir ama ailede yaşanan sosyal çöküş ve küçülme insanların toplumla ilişkilerini de tüketmiş durumda.

Bu noktada giderek yaygınlaşan sosyal medyanın yol açtığı insanların yalnızlaşması işin bir başka boyutunu oluşturuyor. Çünkü dağılmayan ailelerde de aile fertlerinin ellerindeki telefonlar sebebiyle herkes elindeki telefonla meşgul olmak aile fertleri ile ilgilenmenin önüne geçmiş durumda. Hâlbuki toplumu ayakta tutan karşılıklı oluşan gönül bağıdır. Bağ koptuktan sonra aynı evi paylaşmak da fazla bir anlam ifade etmiyor. Ellerindeki telefon insanlara yeter hale geldikten sonra ne ailenin bir anlamı kalıyor, ne de komşuluğun. Bu bakımdan diyebiliriz ki, ailede yaşanan sosyal çöküş toplumdaki çöküşün ayak sesleri olduğu halde ne yönetenler ne de yönetilenler bu çöküş üzerinde ekmek fiyatındaki zam kadar durmuyorlar, önemsemiyorlar. Hâlbuki ailenin dağılması toplumun özelliğini yitirmesi anlamına geliyor. Bunu kimse fazlaca ciddiye almıyor olacak ki, insanların hayatında tek önemli konu kazandığı paradan ibaret kaldı. Kaldı ki toplamsal sevginin ve bu sevgi alışverişinin insanların hayatında en nemli unsur olması gerekiyor. Bu yoksa hayatın bile fazlaca bir anlamı kalmıyor. Unutulmamalı ki, sadece insanların değil tüm canların hayatını anlamlı kılan sevgidir.