Uluslararası siyasetin ülkemiz üzerinde oldukça etkili
olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bunun iç dinamiklere yansımaları ise artıyor. Bu
açıdan, yaşanan açılım ve özür dileme olaylarının peş peşe gelmesi
düşündürücüdür. Başlangıçta ülke lehine gibi görünen bu ve benzer uygulamalar,
belirli bir teminatı ve müeyyideyi sağlamadığı takdirde sonuç olarak gerilen
bir ortam oluşturabiliyor. Bu gerilimin sonucu olarak da Suriye örneğinde
olduğu gibi, karşılıklı iletişim üslubunun bozulmasıyla her şey
içeriksizleşiyor. Asıl problem ise, toplumun bu yüzden, her alanda daha ciddi
ve daha önemli konuları talep etmesi engelleniyor.
Toplumun ciddi taleplerinin örtülme politikası sonucu
insanlar, gelişmeye ve katma değere bakma yerine elindekine bakmaya
başlamıştır. Geçici bir başarı getiren bu süreç, ülke açısından günümüzde
kalıcı hasarlar oluşturmayı tetiklemektedir. Yarının kurulması fikri yerini
maalesef yarının kurtarılması endişesine bırakmakta ve sosyolojik olarak
başlayan bu etkileşim ekonomik risklerle siyasi boyutlara ulaşabilmektedir.
Umutlar sürekli erteleniyor olmasını buna yormak gerekiyor. Asıl tehlike ise,
ortada güçlü bir imaj olduğu halde dayanaktan mahrum olunmasıdır. Çünkü
dayanaklar son on yıldaki ucuz uygulamalarla harcandı. Ekonomi iyi demek
yetmiyor. İyiye gitmiş olsa idi en azından vergilerin düşmesi gerekirdi, arttı.
Dünyayla yarışıyoruz demek yetmiyor. Yarışmış olsa idik, dış ticaretimiz fazla
veriyor olacaktı, açık artıyor. Bugünü kurtarmak üzere yaşayanlar, sıcak para
ve borçlanmayla gerçekleri sürekli örtüyor ama yara içeride sürekli büyüyor.
Günümüzde hepimizin göğsünü kabartacak sonuçlar olarak sunulan bütün
gelişmeler, Türkiye nin haktan, hukuktan, mazlumlardan ve doğrudan yana güçlü
ısrarını artırıyor mu Görüntüde öyle
olsa da, yaşadığı ve yaşayacağı gerçek kayıplar sebebiyle duruşunu yeniden
gözden geçirmesini daha fazla öne çıkarmaktadır. Bu durumun, alışıldık ve bildik siyasetlerden medet
ummaya çalışan, çalıştıkça yorulan, yoruldukça umudu tükenen halkın idrakini
sürekli oyalayanların korkulu rüyası olacağı da açıktır. Milli bir siyasetten
uzak kalanların, taşıdıkları dünya görüşleriyle yaşanmakta olan sorunun
ciddiyetini bile kavramaktan acze düştüğünü görmek gerekiyor. Liderliğin,
sadece benlik ve güç temelinde ele alınsa da, bunun doğru olmayıp
medeniyetimizde olduğu gibi hakkı üstün tutma ve sosyal sorumluluk bilinciyle
olması gerektiğini de yeniden anlamak inanıyoruz ki; bu anlam arayışı, mevcut
küresel krizi uygarlık krizi olarak tarif edebilecek ve bu hastalıktan şifa
bulmak için de medeniyet siyaseti yapmak gerektiğini inançla ifade ederek tek
alternatif olduğunu gösterecektir.
Gücünü haktan alan bir liderlik anlayışı, her şeyin
pazarlığa tabi olduğu tüccar siyaset ten farklı bir düzeye sahip olacak ve
asrın idrakine söyleyeceği sözleri bulunacaktır. Bu sözlerin bugün söylense de
algılanmamış olması, yarın söylendiğinde algılanmayacağı anlamı taşımaz. Çünkü
zamanı gelmiş fikir kadar kuvvetli hiçbir şeyin olmadığını, yarını kurtarmak
isteyenler gayet iyi bilirler. Üstelik yarın artık bugündür.