Geçtiğimiz hafta ülkemizde adı anıldığında sıfatlarından önce “ilk” yazısı yazılan bilim insanı ve siyasetçilerimizden Türkan Akyol vefat etti.
Türkiye onu, üniversite çevresinden çıkıp ülkenin kaderini etkileyecek imzalarının “ilk”lerini bir muhtıra (ihtilal) hükumetinin bakanı olarak attığında tanıdı.
12 Mart Nihat Erim hükumetinin Sağlık Bakanı’ydı.
“İlk kadın bakan” manşetiyle bayramlık ağızlarını kullanan Bab-ı Ali Simavi’lerinin peşine takılan sağcı Tercüman Gazetesi’nin karikatüristi merhum Cafer Zorlu’nun gidişatı görerek yaptığı karikatür yılın ödülünü almıştı.
Bu hatırlatmayı yapmamızın sebeplerinden biri de muhtıra hükumetini olumlu gösterme görevli medyanın hakkını yeme korkusunu hala taşıyor olmamızdır.
“Şalcı” sıfatlı ve CHP’li Nihat Erim hükumetinin bir ihtilal hükumeti olmasını örten malzemelerden Cafer Zorlu karikatüründe yanağına ruj izli bir öpücük kondurulmuş Atatürk büstü, o “ilk” olmayı “yazısız” olarak anlatmıştı.
“İlk” kadın bakan, “ilk” kadın rektör gibi sıfatları aldığında merhume Türkan Akyol, Türkiye 1970’li yılları ve ikinci ihtilalin etkilerini yaşıyordu. Cumhuriyetimizi ise 50. Şeref yaşına girdi marşlarıyla kutluyorduk.
Bu hatırlatmaları yapmamın sebebi tanık olduğum bir olayda duyduğum soru cümlesinin bana yaptğı çağrışımlar değil. Bundan emin olabilirsiniz.
Dolmabahçe stadının oralarda bir pazar günü. Stadın tribünlerini dolduranların sahadaki maça göre haykırışları, Maçka parkında muhabbete oturan birkaç eli şişeliyi, oturduğu ağacın altında seyreden benim kulağıma kadar geliyor.
Maçın son dakikaları olmalı. Staddan yükselen “Goool” sesi, şişeli komşularımı harekete geçirmişti. Başlarını gölgesine oturdukları ağaca vuruyorlardı: “Neden bu kadar beklediniz!”
“İlk” bakanlığına, seçimle gelmiş Demirel’e rağmen ihtilalcilerle atanan Türkan Akyol’un, ikinci bakanlığına, seçilememesine rağmen Demirel’ce atanması, siyasi tarihimizdeki üzücü olaylardandır.
“Demirel’in son kez 500 günde ülkemizi kurtarmaya geldiğinde ve Küçük İnönü’lü SHP ile koalisyon hükümetini kurduğunda ve hükümetindeki bir kadın bakanın, ki adı Türkan AKyol’du, akşam yemeklerinde içki içilmiyor diyerek resmi tv’deki bir diziyi yasakladığında top ve saha alenen kartel tv’lerinin gücüne terkedilmişti. Bugün o güç bu ülkenin insanlarını nasıl alaya alıyor, onu konuşalım. Ama önce sayın Demirel’e bir çift sözümüz olmalı.
Siyasi kinci olarak da tanımlanan ve kendisine yapılanları unutmadığı söylenen sayın Demirel, 12 Mart’ta gönderilirken Türkan Akyol’da hükümeti ondan devralanlar arasında idi. Muhtıracılardan yana olmak CHP’de olmak demekti ve Türkan Akyol’da denedi şansını Ankara sokaklarında. Lakin seçilemedi.
Varsın seçilemesin. Sayın Demirel onu kendi elleriyle dışardan bakan yapacaktı ve yaptı da.
Yani olan “Güldürmeyin beni” diyen İsmail Arar’a olmuştu.”
Biz bu satırları Milli Gazete’de bir kez daha yazdığımızda (öncekileri bulamadım. Arşivsizlikten.) tarih 9 Mart 2006 idi.
O gün de ısrarla vurguladığımız durum, Türkan Akyol’un “seçilememiş” olmasıdır. Yani koalisyonun dışardan “Bakan”ı.
Vefatı dolayısıyla hayat hikayesi tüm ayrıntılarıyla yazılan Türkan Akyol’un ikinci bakanlığında seçilememiş ve dışarıdan olmasının “saklanması”nı önemsediğimizden, yaşadığımız geçmişin doğru bilinmesini istedik.
“1987’de SHP İzmir milletvekili olarak TBMM’ye giren Akyol, 20 Ekim 1991 seçimlerinde ön seçimi kaybettiği için milletvekili adayı olmadı. (Olamadı.) Genel merkezin kendisini kontenjandan aday göstermesini bekleyen Akyol’un bu beklentisi boşa çıktı.” (İkinci kez bakan olduğu günkü gazetelerde yazılanlar.)
Bu bilgileri özellikle kendi okuyucularımıza, “İnternette bulurum, internette her bilgi vardır” kanaatinde olmamalarına örnek olsun diye koyduk. Hangi bilgilerin, kimden nasıl saklandığına bir ispat belgesi olması sonra gelir.
SHP’nin İzmir milletvekili Akyol’u, gelen seçimde Ankara teşkilatının listeye yazmaması, SHP’nin övüneceği bir durum olmalıydı. Halbuki onlar o teşkilata rağmen onu “dışarıdan” bakan yaptırdılar.
Demirel’in siyasi kinci olarak tanımlandığını yazmıştık. Bu atama, Demirel’in teslim alındığını göstermiyor mu? Yani artık CHP çizgisine kaydığını.. Türkan Akyol, Demirel’in turnusol kağıdı olmuştur.
Fakat..
Demirel’i anlatmak için çekilen en önemli fakat’lardan biridir, bizim burda çektiğimiz bu “fakat”! İzah edelim..
“Bir bu yan, bir şu yan, büküntülüsün!”
Rahmetli üstad Necip Fazıl’ın 1971 yılında yazdığı ve benim de milletine yol gösteren en önemli şiiri saydığım “Süleymanname”de böyle mısralarla ve “Güdülüsün, müslüman görüntülüsün, bir felaketsin ki, binbir türlüsün, belaların son püskülüsün” kafiyeleriyle anlattığı Demirel’i, bizden sonra doğanlarımızın doğru bilmek mecburiyetlerine bir katkımız olsun istedik; merhum Türkan Akyol’un yol açtığı bu yazma fırsatımızla.
Fakat, yeteri kadar anlaşılamamış ve doğru yorumlanamamıştır bu durum. Dolayısıyla bu ülke 2017 yılına buralardan gelmiş oldu.
MTTB’de sormuştum bir gün rahmetli üstad’a bu şiirini. “Demirel’de en ufak bir müsbet değişim ihtimali olsaydı, ben bu şiiri yazmazdım” demişti.
“Güldürmeyin beni” diyen İsmail Arar’ı da hatırlatalım bu arada. 12 Mart bakanlarındandı. “Demirel’in siyasi hayatı devam eder mi?” gibi bir soruya verdiği bu cevapla ünlenmişti.
“Güldürmeyin beni!”
Demirel, artık bir siyasi mevta olacaktır, olmalıdır, olması şarttır, gerçeğini iki kelime ve güzel bir espriyle anlatan İsmail Arar’ın haklılığı, Yavuz Donat üsluplu gazeteciler sayesinde kaybedilmemeliydi fakat..
“İlk” sıfatları dolayısıyla göklere çıkarılan, Cumhuriyet çocuğu, Atatürk kızı gibi sıfatlarla yolcu edilen merhume Türkan Akyol’u ve bize hatırlattıklarını böyle yazdık.
Bilinmeyen tarihimize bir küçük not sayılsın.
METAL YORGUNSA, KALEMİ DE YORGUNDUR
Yazılı medyamızdaki AKP yazıcıları, katipleri ve köşecilerinin “Halkcı” kalemcilerce “Bahis mevzuu” edilmesi, birkaç bininci kez olmasına rağmen, toplumda, evlenme programlarından fazla ilgi bulması sosyolojik gerçeğimizdir.
Biz de işte oralardan naklen yayınlar yapacağız bugün. Yeni dayanın biraz, diyoruz!
Postacılıkta Karar’lı bir yazar diyorki: “Erdoğan daima ‘Gurur, kibir bize yakışmaz’ diyor. ‘Tevazu ehli’ olmanın gereğine işaret ediyor. Ne varki ‘Sen kimsin’i, ‘haddini bil’i de dilinden düşürmüyor.”
İlk itiraz star olmuş bir AKP savunucusundan. “Erdoğan’ın hangi dava arkadaşını ‘Sen kimsin ki?’ diye azarladığını bilmiyorum.”
Star olmuş o yazarın bilip bilmemesi değil ilgileneceğimiz nokta. AKP’lileri “dava arkadaşları” ve “diğerleri” şeklinde sınıflamasına dikkat çekeceğiz.
Mesela diyerek bir iyice sündürelim bu vurgulamaları. Hem hafızalarını da tazelemiş olurlar.
Erdoğan başbakan.. Kurduğu hükümetlerin birinin 4 bakanını görevden almıştı.
Erdoğan Cumhurbaşkanı oldu. Görevden aldığı o 4 bakandan birini, kabine listesine yazdığında Binali Yıldırım bey, “Bunun burda ne işi var. Benim onu görevden aldığımı bilmiyor musun” diye sorduğunu duyan, gören, yazan var mı?
Demekki bahsedilen gurur, kibir yok.
Ama diğer 3’ü ne oldu, sorusunun cevabı da galiba dava arkadaşı sayılmamakta saklı.
Erdoğan’ı ve dolayısıyla AKP’yi eleştirmekte Karar’lı yazarın, “Rantiyecilik bitecekti Ak Parti iktidarında. Torpilli iş adamları, holdingler kalmayacaktı.
Ne varki bugün iltimas ve adam kayırmacılığa dair iddialar – Ak parti iktidarı öncesi dönemlerde olduğu gibi – ayyuka çıkmış vaziyette.”
Bu şikayetlerinin görmezden gelinmesini de star olmuş yazarlarımızca, olağan saymalıyız. Zira kendileri ne damattır, ne de parti sözcüsü..
Hem sonra Karar’lı yazar “Önceki dönemler”den bahisle, AKP’ye kıyamadığını da saklamıyorken, ne gerek var savunma çabalamasına..
Böyle gelmiş, böyle gider!
Lakin böyle gitmeyen, daha doğru ifadeyle yazarsak kovdurularak/kovularak gidenler olunca, yine biz bazı izahlar yapmak durumunda kalıyoruz.
“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın beğenmediği fikirleri özgürce savunmakta ısrar edenler – Ak Partili de olsalar – Ak parti medyasında barındırılmıyor, hatta Hürriyet Gazetesi’nden bile kovdurulabiliyor.”
Karar’lı yazarın bir hücumu da bu satırlarda.
Kovdurulanın bir başka gazetede yazar olması paraleldir, görevden alınan bir bakanın, sonraki hükumetlerde bakan yapılması, olduğundan savunmacı star’ların bir diyecekleri yok.
Karar’lı yazarın hücumu dedik ama, siz onu bir müdafaaname sayabilirsiniz.
- Ak parti’li de olsalar- ifadesine bakın. Biz bu kapıdan ayrılmayız, kovulanlar da ayrılmaz demenin senedi değilse, nedir?
Ak parti medyasının varlığının kabul edilmesinin de AKP parti başarısı olarak görüldüğünün Karar’lıca ifadesi sayabilirsiniz..
“Hatta Hürriyet gazetesinden”e gelince.. Bu ayrı tutma şerefi, gün gelir ben de oralarda olabilirim, yatırımını akıllara düşürse de, bizim öyle saymadığımız bilinsin.
Başka ne demiş katipler, kalemciler, köşeciler.. Başka nasıl atılmış, ayağa kalkmaya çalışanlara, şimdi sırası mıydı azarları? Sorularına artık ilgi duymadığımızı belirtirken, AKP medyasının yaşadığı sıkıntının, “Metal yorgunluğu” tanımını Erdoğan’dan önce yazacak cesareti bulamamaktan ya da olmamasından kaynaklandığını bilin yeter diyoruz.
KADINLAR, BİZİM KADINLARIMIZ
Sosyal medyadaki paylaşımlardan birini buraya yazarak başlamak istiyoruz; okuyucularımızdan ve tüm insanlarımızdan özür dileyerek.
“Bir kız on dördünde ya erdedir, ya yerdedir!”
Erde olmak evlenmesi, yerde olması ölmesi..
Sanki bu ülkenin erkekleri bir kadından doğmamışlar gibi, bir ya da iki kadına ana dememişler gibi, bir kızı (kadını) kendilerine eş olarak almamışlar gibi, bugün sadece kız kardeş tanımıyla bacı, hemşire sıfatları unutturulanlarla birlikte aynı odalarda, aynı sofralarda yıllarca yaşamamışlar gibi, kızım diye sevdiklerini ağlayarak gelin etmemişler gibi, hangi zamanlarda ne gerekçelerle üretilmiş olursa olsun, bu gibi kara mizah deyişlerini kullanarak din, iman ve erkeklere saldırı gerekçesi yapanlar, kendillerini, ailelerini, çevrelerini ve vatanlarını sevmemekle ithama ortam hazırlayanlar diyebiliriz; hem de çok rahatça..
Burhan Felek’in, “Ben doğduğumda annem 13-14 arası bir yaştaymış” demesi bilinseydi bu iddiacılar tarafından, doğruca adliyeye mi gideceklerdi.
Şairlerimizin, şiirlerindeki güzellerini 14 rakamıyla anlattıklarını çoktan unuttuk ve hiç konuşmuyoruz. Ayın 14’ünün güzelliğinden habersizliğimizden değil bu suskunluğumuz. Onlar ne der, endişesindendir. Onlar, yani konuştuğumuz her şeyi aleyhimize kullanan “şerif” kılıklılar, kafalılar..
“Müzisyen katliamı” diye bir haber vardı gazetelerde bugün. Ayrı yaşadığı eşini ve baldızını katleden bir dizi filmleri müzisyenini yazıyorlardı. Her gün bir kaç tanesini okumak zorunda kaldığımız boşanmış ya da boşanma hazırlığındaki eşlerini öldüren erkek cinayetlerinden birinin “müzisyen” mesleğiyle daha okunur sağlanması, kadınlarımızı avami kara mizah cümlelerinden daha fazla ilgilendirmelidir.
İsmini vermeden, bu ülkenin aziz şöhretlerinden birinin yaşadıklarını ve kazandığı o anı anlatmamızın sırasıdır şimdi. Daha teferruatlı olarak yine yazacağımıza söz veriyoruz.
Eşinin o gece evinden ayrılacağını hisseden görme özürlü insanımız, para adlı ne kadar birikintisi ve değeri varsa hepsini (kendisine bir kuruş ayırmadan) eşinin çorabının içine koyar. Hissedebildiğimiz gerekçesi şudur: Gittiği yerde zorluk çekmesin.
İşte o insan, bugün Türkiye’nin kayıtsız sevdiklerindendir.
Bir de bugün müzisyen sıfatlılarımızın yaptığına bakın.. Kim getirdi bizi buraya?