YIL 1994. Yer: Çemberlitaş’ta bir sinema salonu. Türkiye İslam Enstitüsü mezunlarının kongresindeyiz. Heyecanların yürekleri sardığı, herkesin herkesi kucakladığı o yıllar, yeni başlangıçlara açılmakta tarihin sayfaları.

Yusuf Türel konuştu önce. İyi konuştu. Birlikteliği sorgulattı herkese. “Ses mi, heves mi” dedi. Güçlü bir ses oluşturmak mıdır maksadınız, yoksa zamana karşı koyamayan gençlik hevesini tatmin mi?

Davetli oldukları halde konuşmayan, kürsüye çıkmayı reddeden ve protestolarını o salonu o saatte terkederek gösteren iki kişiden birinin varlığını hiç önemsememiştim. Tanımıyorduk ve iddiasıyla da bir ilgimiz yoktu.

Adı L.Erdoğan’dı. Bugün tv kanallarında Fetö, Fetö demesinin bir ötme sanıldığı itirafçı kuşlardan L.Erdoğan. Bağlılık yeri dikkate alınsaymış bir numaralı konuşmacı olması gerekirmiş. Pazarlamacının düşkünü, saygısızın pişgini..

Diğer davetli de aynı iddiada. Başkanı olduğu bir partinin varlığını gerekçe gösteriyor bir numaralı konuşmacı olmasına. Yoksa benim il başkanım var burada, o konuşsun diyor.

O günün iktidarının partilerinden davetli milletvekillerinden sonra konuşmak, bir parti genel başkanında nasıl bir eksiklik oluştururmuş, ne o gün anlamıştım, ne de bugün çözebildim.

Rıfat Börekci hocayı anlatan ilahiyatcı Gani Aşık, onlardan kalan zamanları da mı ganimet saymıştı, bana sorulmasın. Ben, protokol meydan muhaberesini kimin, nasıl kaybettiğini, ya da kimlere nelerin kaybettirildiğinin hesaplaşmasındayım.

12 Eylül’den hemen sonra sıfır değerli ya tutarsa ihtimaliyle kurdurulan kapış kapış, uçuş, kazanış, yükseliş, horozlanış kelimeleriyle ifadeli partileri çağrıştırıyordu insanlarda, onun kurduğu partinin adı ilk duyulduğunda.

Genel Başkan olarak yaptığı çalışmaları tokalaşması üstünden anlatan medyadan memnun olmalıydıki, elense çekme, künde denemesi yapma resimleri daha bir ünlendirmişti Tank Hasan adını.

“Delegelerin elini sıkmakla, İsmet Paşa’nın adayını yendi. İsmet Paşa’ya rağmen CHP’ye Genel Sekreter oldu Kasım Gülek..” yalanının 90’lardaki bir yansıması mı idi, tokalaşma rekoru denilerek yayımlanan o rakamlar?

Derin CHP’den İsmet Paşa’dan sonraki iki numarayı alan Kasım Gülek, vefatına kadar o numarayı muhafaza etmiş ve “ortanın solu” cuların, “sağ” tarafları bir kez daha budamak geleneğine katkı için FETÖ’yü Amerikalarda tanıtmak, koruyup kollamak, yol açmak, görevlerini yapmıştır, tezimizi kayda almayı sonraya bırakarak, yukarıya yazdığımız kanaatimizin doğruluğu kabul edilsin deriz.

İslam Enstitüsü mezunları.. Salondan taşmışlar, Hasan ağbilerinden tecrübelerinin ışığında bir yol gösterme dinlemek istiyorlar, uzun havalara ayarlamaya çalıştıkları nefeslerini tutarak..

Bir protokol sevdasının fitilini ateşlediği, var olmadan yok olma vaktine erdiğine o mücadele gününün bugün çok şahit var.

Hasan Celal Güzel’i yazıyoruz. Bu dünyadan “Güzel” geçtiğine (inşaallah) inanarak.. Birkaç gün, birkaç övgü cümlesinin ötesinde, yazılı olarak kalmayı hak ettiğine kağıttan kaynaklarda, kim itiraz edebilir.

“Üzerinde ‘TC Hükümeti’ yazan kurşun kalemleri, silgileri ve kağıtları, sadece resmi hizmetlerde, adeta okşar gibi incitmemeye çalışarak kullanırdım. Çocuklarım devlet malına ellerini dahi süremezlerdi. Plakaları kırmızı ve siyah renkli resmi arabalara bir defa dahi binmediler.”

Sosyal medyada paylaşılan, ünlü “Meğer ben ne enayi imişim” tekrarlı yazısında kendini anlattığı cümlelerinden biri de bu cümle.

1950’nin 14 Mayıs’ında CHP’nin hezimete uğratılarak DP’nin iktidara getirilmesinde, “Resmi hizmete mahsustur” arabalarının ailecek kullanılmasına gösterilen tepkilerin payını hiç kimse göz ardı etmeye kalkmasın.

İnönü’nün valisi ve milletvekili Cemil Sait Barlas’ın, Meclis’te yaptığı bir savunmada, “Makam arabalarının manava gönderilerek marul aldırılmasında ne mahzur var” dediğini gazeteler yazmış, insanlar çok konuşmuştur.

“Bırakınız eşime araba tahsis etmeyi, evde devletin personelini çalıştırmayı; idarecilik ve siyaset hayatımda lojmanda oturmadım. Koruma görevlisi de kullanmadım. Arabamın önünde ve arkasında fiyakalı eskortlar hiç bulunmadı.”

Benim sese dönüştürmeyi hiç sevmediğim “enayi” kelimesiyle kendini anlatmayı seçen merhum Hasan Celal Güzel’in bir cümlesi de aynen böyle.

Şimdi bir sorum var:

Tv ekranlarına çıkabildiği son akşamlara kadar iktidar partisinin icraatlarını övdüğü konuşmalarda, kalem erbaplarına savunma yollarını, metodlarını göstermesinin hatırını sayıp da, neden birisi almadı Hasan Celal Güzel’i böyle anlatma ihalesini?

Yoksa yazmayı göze alamadılar mı?

“Onu öyle anlatmakla, bizim öyle olmadığımızı mı çağrıştırmak, akıllara düşürmek mi istiyorsun?”

Suçlamalarının altından kalkamayacaklarını bildiklerinden, yazamadılar zahir.

“Fiyakalı escort kullanıyorsak, aldığımız oy oranının itibarını düşündüğümüzdendir” gibi savunmalara karşı bir diyeceği olamayanlar işgal ettiğinde yakın gazetelerin sayfalarını, böyle şeyler olur.

Onca sıfatlı siyasi makamlarda otururken onu tanıyanların, kendini anlattığı şekilde anlatarak, “Biz şahidiz” dememelerinin acısının ürünüdür “Meğer ben ne enayiymişim” itirafnamesi.

Nasreddin Hoca’mızın fıkrasındaki hale bu ne benzerliktir acep.

Nasreddin Hoca’nın eve gelip, avlu kapısından hanımına, Akşehir dağında öldüğünü haber verdiği o fıkra işte..

Hanım ninemiz feryatta: Gitti, gitti, koskoca Nasreddin Hoca gitti!

Komşular gelir, bakarlar, ev tenha. Sorarlar mecburen: Nerede ölmüş? Kim haber Verdi?

Hanım ninenin bir ömür taşıdığı gariplik üstündedir. Cevabı da Hoca eşine layık.

“Akşehir dağında. Geldi kendi haber Verdi. Kimimiz varki bizim?..”

Kimsenin ve özellikle ardından salya sümük gözyaşlarına boğulan köşe katiplerinin utanma duygularını titreştirmek gibi bir maksadımız yok. Lakin kayıpların da bir tutanağı olmalı.

“Bond çantalarda getirilen paraları reddederek”, “Gerçek anlamda dikili ağacım yok” ak’lığında kendine övünme payı çıkarmasını, umarız ve dilerizki, mevcut iktidarın yorgunluklarından dolayı kenara çektiği ve artık dine çalışacaklarını deklare eden insanlarının yazılarında da okuruz, dileğimizden de kimse, ne yani ölümlerini mi bekliyorsunuz suizanına varmasın, deriz.

Günler, birbirini kovalayarak gelir!

ADİ KOMANDİT ŞİRKETİNİN ŞERİKLERİ

Bir tombul çocuğun öne çıkarılarak ülkemizin seksen bin civarındaki insanının birikimlerinin ve kredilerinin başka ülkelere aktarıldığı iddiasıyla magazinleştirilen o haberleri elbette burada tekrar etmeyeceğiz. Lakin “Kanaat yerleşmesi” adını vereceğimiz bir sosyolojik travma ile de durumu analiz etmeye çalışacağız.

Mağdur bir kadın bir tv kanalında konuşuyor: “Üyeler arasında doktor, mühendis, avukat gibi meslek mensuplarının çokluğunu görünce, sorgulama ihtiyacı hissetmedim. Onların araştırma yapmış olduklarına öyle inanmıştımki..”

Olayın ayrıntıları bir bir düşüyor gazete sütunlarına: Filan şehirdeki olmayan çiftliğin açılışında, o tombul çocuğun yanında, belediye başkanları, siyasi kılıklı insanlar, hoca diye bilinenler hep vardı.

Üç on yıl önce, Avrupalardaki insanlarımızın emeklerinin çalınmasında pay sahibi olmalarıyla suçlanan, emekli müftü ya da hoca sıfatlı birinin şu müdafaası hala hafızalardadır: Garip ağam bana dolarlı maaş verdi. Yanımda gez, benimle görün dedi. Ben, beni görünce insanların inanmaya meylederek soyulduklarını nasıl anlayacaktım.

Bir gazetenin sürekli yazarı da olan bir ilahiyat profesörünün, kendisine iftira edildiğine inanması, elbette savunma hakkı doğurur. Ki savunma haklarının kullanılması, nerede olursa olsun, mahkeme salonlarında yahut gazete sütunlarında farketmez; insanların hep dikkatini çekmiştir. Dolayısıyla bizim de haberimiz oldu deşifre etmelere yazılan savunmalardan. Paylaşmadan duramam!

Yeri geldiğinde yazılarımıza konu ettiğimiz ve kendisinin bizzat açıklamasıyla öğrendiğimiz “Sacayağı” hücresinin yaşayan iki elemanından birini bugün yine yazacağız, sizlerin yüksek müsaadelerinizi talep ederek.. Zira itiraf sayacağımız bir cümlesi var.

“Eğer ben gençleri, o üç kişinin ve Fetullah Gülen’in yoluna çağırdıysam..”

Cümlenin devamı, iktidara yakın tv kanallarının bıkmadan, usanmadan sabah akşam yayına koydukları o FETÖ bedduasını tekrar etmek gibi.. Geçiyoruz! Efgani, Abduh ve Reşit Rıza adlı o üç kişiyi de geçiyoruz. Onları yazmak bize düşmez diyerek..

“…ve Fetullah Gülen’in yoluna çağırdıysam..”

“Sacayağı” hücresinin üç numaralı hocasının bu inkarı, bakın bize neleri hatırlattı, nerelere aldı götürdü? Merak ediyorsunuz değil mi?

Fakat “çağırdıysam” fiilini biraz açmamız gerek. Yazımızın başında anlattığımız dolarlı hoca duruşlarına destek olsun icabında.

Pazarcıların elde kalan mallarına müşteri aramak gibi algılanmasın o çağırma hali.

“Gel vatandaş gel! Batan geminin malları.. Yetişen alıyor! Akşam pazarı!..”

Böyle değil.

Bir gündüz vakti. Evde, tv karşısında oturuyorum. Köroğlu’nun itirazına rağmen samanyolu adlı kanal ekranımda..

Bahis mevzuu ettiğimiz ilahiyat profesörü konuğuydu programın. Spikerin biz sizi çok seviyoruz, çok takdir ediyoruz, bir tanemizsiniz gibi sohbet ve muhabbet cümleleri bir iyice rahatlatmış gibi gösteriyor konuk muhteremi.

Bir aydınlatma amacı var mı idi o programın hatırlamıyorum. Daha çok konuk ve kanalın ve kanalın sahiplerinin, ki spiker vekilleriydi onların, sevgi gösterileri sunması gibiydi birbirlerine.

Derken, spiker verdi müjdeyi: “Size bir sürprizimiz var!”

Konuklarını çok sevindirmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayarak hazırladıklarını bu sürprizi, vurguladılar mı tam hatırlamıyorum ama, beni o ekranın karşısında tuttuğuna göre, acayip diyeceğim duyma ve görmeler yaşamış olmalıydım.

Spikerin, “Bağlanıyoruz işte karşınızda” uyarısıyla Arabistan’dan ses veren, ünlü konuğun, daha ünlendirilmemiş damadı idi. Hal, hatır sormalar, saygı sevgi sunmalar, torunun sağlığının iyi olduğunun bildirilmesi vesaireyi izledik duyduk. Kaç dakika geçtiğini bilmem. Kapatma düğmesine elim gittiğinde, Köroğlu’nun sesi kulaklarımdaydı: “Hem seyrediyorsun, hem üzülüyorsun!”

Evet, biz üzülürken, “Sacayağı” hücresinin o hocası gayet rahattı. Ben bir bilim insanıyım. Bilgimden istifade etmek için çağırmadınızsa, ne işim vardı burada. Aile efradımı kuşatmanızdan maksat ne? Bu gösteriyi başka programların konuklarına da yapıyor musunuz, yoksa bana özel mi? gibi itirazları duymamız mümkün değildi. Çünkü sistem gönüllülük üzerine kurulmuştu.

“Kanaat yerleşmesi” dediğimiz olayın gerçekleşmesine bir örnektir bu yazdıklarımız. Diğerlerini sonra belki başkaları yazar.

İslam Enstitüsünde ders verdiği günlerde bahis mevzuu ettiğimiz o hocadan “Anahtar lazım” cümlesini duyan ve şimdilerde profesör sıfatı olan Hamdi ağbeyimiz çok sevinmiş ve o sevincini bizimle paylaşmıştı: Anahtar derken MSP’yi kastetmiş olabilir diyerek..

Hiçbir zaman öyle bir kastının olamayacağını, onlarla hiç görüşmemekle ve dahası, yoluna çağırmadım dediğinin adamlarıyla sürekli görünmekle, icabında oturup kalkmakla anlattığını o savunmacının, bilinsin istedik. Bilenler de hatırlamış oldular.

Kanma ve kandırılma moda olduğunda bir “Sacayağı”cı işte böyle savunur kendini diyelim, şimdilik nokta koyarken...

Sultan Hamid korkusu

Gençliğimizin bütün zamanları Sultan Hamid korkusuyla geçmişti. Sonra, bütün tanıdıklarımızın hatıralarına iştirak ederek bu istibdat devrinin kabusunu duyardık.

Bazen, kağıtlarıma Abdülhak Hamid’in bazı sözlerini kaydettiğim olurdu. Bir gün Sulltan Hamid için demişti ki:

- Abdülhamid o kadar vehhamdı ki, korkunç olmuştu. O da bizim vehmimize dokunurdu… Biz de onun yüzünden vehham olmuştuk. Ben Londra’da bazı günler, odamda otururken hatırıma gelirdi. Acaba şurada benim nasıl oturduğumu görüyor mu? Diye telaş ederdim. Bana bakıyor sanırdım… Ondan adeta korkardım…

(A.Şinasi Hisar)

YANDAŞ AMA CESUR YANİ

Ben katılmam ama, muhal farz doğru olsun burda vurgulanan korku türü. Evhamlarını böyle destanlaştırmış hangi insandan bekleyebilirsiniz “Şair-î azam” sıfatına layık bulunmasını... Edebiyatımızda bir “korku” türü tanımı da olmadığına göre...

Abdülhamid Han’ı menfî anlatma taktiğinin bir ürünü diyeceğimiz bu yazıdaki korku ile, bugün diğer yazılarımızda sormaya çalıştığımız sorulara gerçek cevaplar verilebilseydi eğer, bir paralellik oluşurdu, tedaisi yaptırmak gibi bir niyetimiz yoktur. Böyle bilinsin!