Belki de yaşadığımız bu günler tunçtan ağır günler. Ne sözün kıymeti var ne de sükûtun. Hiç kimse hayatında zırva istemiyor ancak zırva hayatın merkezine oturuyor. Herkes kendi zırvasının kavgasını veriyor. Öyle ki bu kavgalara artık kutsal nosyonlar da ekleniyor. O kadar çok kir ve kirlilik var ki, kir asli özelliğini kaybederek normal karşılanır hale geldi. Ne yadırgayacak bir şey kaldı, ne de merak edilecek? Sanki her şeyi tek kazanda erittik bir maddeye dönüştürdük. Şöyle bir bakalım, farklılık namına ne var? Sözler birbirinin kopyası, giyim kuşam desen aynı en basitinden en karmaşığına her şey aynı… Michel Foucault “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa, orada kimse yok demektir” diyor.

Üstüne örtü örtülen ve belli bir bakış açısında sabitlenen gerçeklik ile oluşturduğumuz bir ilişkinin içinde hem yok oluyoruz hem de bu durumdan kendimiz haricinde birçok etken bulup, bulduğumuz o etkenleri düşman ilan ediyoruz. Süreç içinde bir şey değişmiyor ama kendimizin bir kez daha gazını alıyor, güzelce avutuyoruz. Oysa gerçekte faktörlerin hiçbirisi değişmiyor, yaptıkları tahribatın biçimi ve derecesi artırıyor. Bugün dünyaya etki eden faktörlerin pozisyonlarında bir değişme görebiliyor muyuz? Hayır. Peki, yaşanan hayat normalleri nelerle yaşamaya alıştırıyor, neler kaybediyoruz. Yerine ikame edilen düşünce, değerler bir merhem vazifesi görüyor mu? Görmüyor. Sokrates, “ruhun gözü bedenin yüzlerce gözünden çok daha değerlidir bizim için, çünkü gerçek varlığı yalnızca onunla görebiliriz” diyor.  Bu ara herkes ruh çağırıyor; kimisi 60’ları, kimisi 70’leri, kimisi şunu kimisi bunu ancak çağrılan ruh sadece nostaljik bir özlem ve istekten ibaret. Sadra şifa olsun diye işin yine özü istenmiyor. Ki kimsenin özle de işi yok. Çünkü öze ulaşmak, onu ortaya çıkarmak zahmetli bir iş. Bu ruh çağırma seansları, hali berbat etmişlerin gelecek kaygılarını bastırmak için başvurdukları bir oyundan ibarettir. 

Normalde bir insan, kaza yapar veya hasara uğrarsa ortaya çıkan acıdan ders alır. Ancak bugün hem düşünsel anlamda hem siyasal-sosyal alanda ortaya çıkan enkazdan bir ders çıkmıyor. Hatta daha fazla acı açığa çıkarmak için adeta dünya çapında bir kampanya yürütülüyor. On yaşında her hangi bir ülkeden bir çocuk çevirin ve yaşamak nedir diye sorun, hemen bir kaşını Küçük Emrah moduna alıp, yaşamayı “çoğu zaman zevkli değil, büyük bir ıstırap ve sızı” olarak ifade eder. Yahu, kuzum ne yaşadın ki diye sorma lüksüne sahip değiliz. Çünkü ellerindeki oyuncaklardan izledikleri vahşi ve kanlı videolarla büyüyorlar. Belki de daha geniş halkalar oluşturup başka büyük ruhlar çağrılabilir ne de olsa yaşayanlar “tuzruhu” hükmünde!

“Büyüdükçe artık bedenimizin değil, ruhumuzun acıdığını söylemeye başlarız” diye bir cümle okudum geçen gün bir yerde. Doğru. Diz yaralarından, göz, gönül, zihin yaralarına geçen bir büyüme ile kendimize, hayata ve olup biten her şeye kayıtsız kalıyoruz. Ve belki de bazılarının bencilce sevgilerinin, nefretlerinin ördüğü bir kayıtsızlığa eyvallah diyoruz. Russel, “İktidar elinizden bir şeyi aldığında değil siz o şeyi geri almaktan vaz geçtiğiniz zaman kazanmış olur” diyor. İster büyük küresel sistem açısından, ister lokal çarkları açısından düşünelim galiba vaz geçeli çok oldu. Onun için kıyamet kopsa da umurumuzda olmayacak. 

Gelişmişlik düzeyimizi tüketimle ölçüyoruz ya; en çok insanı tüketiyoruz. En çok insan tüketenler en gelişmişler olurken, seyirci konumunda kalanlar ise az gelişmiş, sırasını bekleyenler oluyor. İstiyorlar ki, yukardan beri temas ettiğim o karamsarlık ve yılgınlık dört bir yanı sarsın ve iyice derinleşsin ancak hesaba katmadıkları bir şey var. Allah var. Hesap var. Ahiret var. Ve mutlak bir adalet var. Şimdi bu dünya da kibirlenerek, büyüklenerek gezen insan, unutma! Sadece vicdanını temize çekmek için yaptıkların ile değil, yapmadıkların ile de hesaba çekileceksin. Dünyalık az bir karşılık için tutuğun hesap, asıl hesaptan seni uzaklaştırdığı için unuttuğun sorumlulukların da dâhil bu hesaba. Şimdi zaman bize emanet ya zırva’da ya da zirvede. Tercih senin, benim, onun yani bizim! Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

“Hangi tele vurunca böyle hıçkırabilir,

Güneşi kanadında taşıyan büyük melek

Senin ince gönlünü hangi kış kırabilir

Güneşi kanadında taşıyan büyük melek” 

(Süleyman Çobanoğlu/Ağlamak)

Bize Kadar

1- Konfüçyüs, “Bir kelime kararını, bir duygu hayatını, bir insan seni değiştirebilir” der. Sadece hazır ol, diyor.

2- “Zekâsını beğendiğin birinin görüntüsünü merak etme. Zekâsını kullanmayan birinin ise görüntüsünden etkilenme!” Friedrich Hegel

3- Kafka, “Herkes, beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşar” der.

4- Umberto Eco “Gülün Adı”nda, “İnsan gereğinden çok konuşarak da, gereğinden çok susarak da günah işleyebilir...”diyor. 

5- Bu hafta Lütfi Bergen’in, MGV Yayınlarından çıkan “EVLERİMİZİ KAYBEDİYORUZ” kitabını okuyoruz.  Evini kaybeden hayatını da kaybediyor!

Dağarcık

“Zikir, Allah’ın adını sürekli söylemek değildir. O’nu gerçekten hatırlamak; günlük yaşamınızdaki olayların içine daldığınızda O’nun adını ve iradesini aklınızda tutmanızı gerektirir. Kişiyi sorumluluğa ve elindekini başkalarıyla paylaşmaya yöneltmeyen bir inanç gerçek inanç değildir.” (Gelin Müslüman Olalım Kitabı’ndan tadımlık)

TEKKE

“İyiliğin beş şartı:

1- Tez olmalı,

2- Gizli olmalı,

3- Gözde büyütülmemeli, 4- Sürekli olmalı ve 5- Yerini bulmalı.” (İbni Sina’dan tadımlık…)

Bir lahza

“Ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben hep daha az kullanılanı seçtim. Bu hayatımdaki tüm farkı yarattı.” (Ölü Ozanlar Derneği’nden)