Türkiye yıllarca ne çekmişse bu Jakobenizmden çekmiştir.

Belirli bir zümrenin, seçilmişler üzerine tahakkümü yıllarca sürmüştür.

Jakobenizmin tanımını yaptığımızda; konu daha iyi bir şekilde anlaşılacaktır.

Jakobenizm; ideolojisini genel kitle ideolojisinden daha yeğ gören ve dikte

yolu ile bu ideolojiyi kabullendirmeyi amaçlayan politik akım. Kelime anlamı

itibarıyla keskin devrimci anlamına gelir. Jakobenizm bir ideoloji değil

yöntemdir. İdeolojisini topluma benimsetmek isteyen herkes Jakoben olarak kabul

edilebilir. Yöntemin şu ya da bu olmasının önemi yoktur. Topluma dayattığınız

an artık o bir Jakobenizme dönüşmektedir. Örneğin yıllarca başörtüsünün

yasaklanmasını bu şekilde değerlendirebiliriz. 12 Eylül anayasası bize kısmen

de olsa; jakobenizmi dayatmaktadır. Düşük yoğunluklu bir demokrasiyle, ileri

demokrasiyi yaşamaya kalkıyoruz. 1960 yılında Türkiye de ordu Atatürk ün

kurduğu Türkiye Cumhuriyeti nin temel değerlerini savunmak dışında siyaset ve

ekonominin oldukça dışında kalan bir aydın-bürokrat kadro yapısına sahipken,

1980 lerde OYAK aracılığıyla bizatihi ekonomide bir aktör olan ve siyasal

olarak Kutsal Türk Devleti ni her şeyin üstünde tutan, Batılı anayasa ve

anayasacılık hareketlerinin dışında bir anayasayla yönetilen bir ülke özleyen

kadro yapısına sahip olmuştur. Onun için 1960 ihtilalını gerçekleştiren

kadronun hazırlattığı 1961 anayasası temel hak ve özgürlüklerin özüne hiçbir

koşulda dokunulamaz diyebilirken, 1980 ihtilalını gerçekleştiren kadronun

hazırlattığı ve son şeklini kendisinin verdiği 1982 Anayasası temel hak ve

hürriyetlerin sınırlanabileceği koşullara geniş yer vermiştir. Hatta bu hak ve

özgürlüklerin sınırlama düzenlemeleri, bu anayasayı klasik anayasacılık

geleneğinin dışına taşımış, bu geleneği adeta tersine çevirmiştir. Hem kurucu

iktidar , hem tali iktidar yetki ve sıfatlarını kendisinde toplayan ve

kendisine Milli Güvenlik Konseyi adını veren, 1960 yılında

Türkiye de ordu Atatürk ün kurduğu Türkiye

Cumhuriyeti nin temel değerlerini Savunmak dışında siyaset ve ekonominin

oldukça dışında kalan bir aydın-bürokrat Kadro yapısına sahipken, 1980 lerde

OYAK aracılığıyla bizatihi ekonomide bir aktör Olan ve siyasal olarak Kutsal

Türk Devleti ni her şeyin üstünde tutan, Batılı anayasa Ve anayasacılık

hareketlerinin dışında bir anayasayla yönetilen bir ülke özleyen Kadro yapısına

sahip olmuştur. Onun için 1960 ihtilalını gerçekleştiren kadronun Hazırlattığı

1961 anayasası temel hak ve özgürlüklerin özüne hiçbir koşulda dokunulamaz

diyebilirken, 1980 ihtilalını gerçekleştiren kadronun hazırlattığı ve son

şeklini kendisinin verdiği 1982 Anayasası temel hak ve hürriyetlerin

sınırlanabileceği koşullara geniş yer vermiştir. Hatta bu hak ve özgürlüklerin

sınırlama düzenlemeleri, bu anayasayı klasik anayasacılık geleneğinin dışına

taşımış, Bu geleneği adeta tersine çevirmiştir. Hem kurucu iktidar , hem tali

iktidar yetki ve sıfatlarını kendisinde toplayan ve kendisine Milli Güvenlik

Konseyi adını veren, darbeyi emir komuta zinciri içinde yukarıdan aşağıya

gerçekleştiren kadro, yaptıkları darbeyi bütün bu sıkıntıların kaynağını bu

oluşturmaktadır (Doktora tezi, Mehmet Arı) . Yapılan her darbenin sonucunda,

demokrasiye aşık söylemlerle milletin karşısına çıktılar. Bir demokrasi aşığı

oldukları belliydi. Ama hangi demokrasi Seçtikleri demokrasi şekli, düşük

yoğunluklu, dayatmacı laikliğe dayalı bir demokrasi. Günümüzde ise, böylesi

düşük yoğunluklu demokrasiyle, ileri demokrasiyi yönetmeye çalışıyoruz. Oysa

yeni bir anayasa bunu çok rahat çözecektir. Nedense, bazıları bu dayatmacı

laiklikten bir türlü vaz geçmek istemediğinden, bir türlü yeni anayasa

yapılamamaktadır. Amaç, kalkınma değil, ideoloji olunca yeni anayasanın bir

önemi kalmamıştır. Muhalefetin, iş adamının ve hatta bazı kesim gazetelerin

işine geldiğinden bu yeni anayasaya destek vermemektedirler. Dayatmacı laiklik

sayesinde kurdukları düzenin bozulacağını düşünmektedir. Hukuk adamını, ağayı,

sendika başkanının ve benzeri iş adamlarını milletvekili olarak seçip

gönderirseniz, değişimi beklemek doğru değildir. Fakat gün gelecektir ki, hukuk

bu insanlara da gerekli olacaktır.

Yeni bir anayasanın yapılmaması, millet nazarında da

sıkıntı olacaktır. Globalleşen dünyaya da, 12 Eylül anayasasıyla halkı idare

etmek her geçen gün zor olacaktır. Bunu neden muhalefet partileri anlamamakta

ister ettiği de anlaşılır gibi değil. Bu ülkede devlet memurları, siyasi

açıklama yapmamaları gerekmektedir. Makamlarından aldıkları gücü ideolojileri

doğrultusunda kullanmaları ne derece doğrudur. Bu sistem değişmelidir.

Değişmediği sürece birçok sıkıntıları bünyesinde taşıyacaktır. Devlet memurunun

tabi ki siyasi bir görüşü olmalıdır. Seçim zamanı bunu gidip sandığa

yansıtabilir. Ama yaptığı iş aşamasında kalkıp, siyasi konuşma yapması etik

değildir. Eğer hukukun gelişmesi ve özgürlüklerin rahat kullanılmasıyla alakalı

elinde bir proje varsa, bunu hükümetle paylaşabilir. Tenkit hastalığına

yakalanan bir devlet memuru imajından artık kurtulma zamanı geldiğini

düşünüyorum. Zaman proje yapma zamanı. Refahın, huzurun ve ekonominin

kalkınmasıyla alakalı herkesin kendi alanında proje çalışmaları yapıp, bunu

hükümetle paylaşması gerekmektedir. İdeolojime uymuyor, onu sevmiyorum

duygularından kurtulma zamanı gelmiştir. Halkın seçtiğine saygı duymak

mecburiyetindesin. Ya saygı duyacaksın, ya saygı duyacaksın, Başbakan dâhil,

Hiç kimse kendini halkın üzerinde görmesin. Sonuç olarak halk getirir, halk

götürür. CHP nin, bazı radikal grupları tetikçi olarak kullanmaktan vazgeçmesi

gerekmektedir. MHP de artık siyasi çizgisini değiştirmeli. Yapacaksalar adam

gibi muhalefet yapmalı. Herkesin tek bir amacı olmalı, Türkiye nin kalkınması

ve komşularına göre daha fazla güçlenmesi. Hem iktidarın hem de muhalefetin

amacı ülkenin kalkınması değil mi Bu ülke birinci derce Milli Görüş e ihtiyacı

vardır. Mutlaka ya Milli Görüş ü başa getirecektir ya da Milli Görüş

politikalarını uygulayacaktır. Çünkü bu ülke insanının adil ve adaletli

yönetime ihtiyacı vardır. Dayatmacı laiklikten kurtulup, çoğunlukçu laikliğe

geçmesi gerekmektedir. Devletin bütün halklara eşit mesafede durması,

çoğunlukçu laikliğin gereğidir. Bu bazı beyaz Türklerin işine gelmeyecektir.

Hatta İstanbul dukası, pastadan pay vermemek için elinden geleni yapacaktır.