İktidar partisi, son dönemlerde açıkça bir “ya herro, ya merro” siyasetine sarılmış durumda. Gezi olaylarının ardından (ki sonuçlardan ziyade sebepler üzerinde konuşulması gerekirdi ama olmadı) kasıtlı bir şekilde tırmandırılan siyasi gerilimin topluma da aynı şekilde sirayet etmesi, iktidarın bilinçli bir tercihi olarak görünüyor. Daha açık söylemek gerekirse, gerilim siyaseti Başbakan’ın “one man show”una kazanç sağlıyor.

Bu ülke insanını birbirine düşman eden yaklaşımlar ve stratejiler, kutuplaşmaları arttırıyor, toplumdaki huzursuzluğu arttırıyor. Bunun bilhassa hükümet eliyle yapılması ise bilinçli izlenen bir strateji olduğunu gösteriyor. İş öyle bir noktaya gelmiş durumda ki, iktidar partisinin saldırgan tavrı, 11 sene boyunca kader ortaklığı yapıp “kutsal ittifak” kurdukları çevreleri bile sindirme noktasına dayanıyor. Dersanelerin kapatılması örneğinde somutlaşan bu tavır, “ya herro ya merro” stratejisinin çarpıcı bir örneği.

Dersanelerin kapatılıp kapatılmaması meselesi, bu kadar fırtına koparılacak, “eğitim sistemi çökecek” endişelerine yol açacak bir durum değil tabii. Açıkçası, kapatılıp kapatılmaması bizim derdimiz değil. 11 yıl boyunca yaşanan tüm olumsuzluklara ve haksızlıklara rağmen sesleri çıkmayanların, şimdi feryad-ü figana başlaması da samimi değil, hesaplı kitaplı geliyor insana. Mesele, eğitim sisteminin adam edilmesi değilken ve kimse bunu tartışmazken, dersaneler meselesi “teferruat” geliyor açıkça.

İktidarın dersane girişiminin de samimiyetten uzak ve başka hesapların veya hesaplaşmaların ürünü olduğu meydanda. Öyle olmasa, öğrenciyi ezberciye dönüştüren ve yarış atı haline getiren eğitim sistemine her sene yeni sınavlar eklemez ve yapboza çevirmezlerdi 12 senede 5 Milli Eğitim Bakanı ve her gelenin bir şeyleri kafasına göre değiştirip sil baştan yapması, yeni yeni sınavların öğrencilerin başına bela olması ve dersaneleri sistemin merkezine zorla koyan bir durum.

İktidarın da, dersaneleri savunanların da bu konudaki düşünceleri samimi değil. Bu konuyu kendileri tartışsınlar. Bizim açımızdan önemli olan, iktidarın bugüne kadarki her eylemine kayıtsız şartsız ve çoğunlukla da gönülden destek verenlerin, bir anda vaveyla etmeye başlamaları. Bu noktada yaşanan sorunun bir güç savaşı veya çıkar çatışması olduğunu inkar edecek kimse yoktur herhalde. Bugün yakınanlar, bugüne kadarki süreçte aynı “ya herro ya merro” tavrı canı gönülden destekliyorlardı.

Bu “ya herro ya merro” tavır, topluma “çözüm süreci” olarak takdim edilmeye çalışılan gelişmelerde de yaşanıyor aslında. İktidar partisi, Güneydoğu bölgesinin siyasi rantını kendisine kanalize edebilmek adına cüretkar adımlar atıyor. Yandaş tabir edilen medyaya bakarsanız bu adımlar “tarihi” ve “barışa yönelik”. Ancak, daha hala “çözüm süreci”nin hangi koşulları ve (inkar edilse de) pazarlıkları içerdiğini bilmeyen toplum için bu adımların “tarihi” ve “barışa yönelik” olduğunun kararını vermek pek de olası görünmüyor.

Çözüm süreci adı verilen gelişmelerin merkezinde yer alan terör örgütünün çekilmesi (silah bırakması veya teslim olması değil) haricinde yaşananlar, devamlı surette Türkiye’nin kırmızı çizgilerinin tamamen silinmesine endeksli ilerliyor. İş öyle bir noktaya gelmiş durumda ki, terör örgütü üyelerinin “genel af”la çıkartılması bile konuşuluyor artık. (Asıl maksat kimi çıkartmak acaba ) Diyarbakır Belediye Başkanı, Barzani’yi makamında ağırlarken Diyarbakır’ı kast ederek,  “Kuzey Kürdistan’a hoş geldiniz” diyor mesela. Bütün bu yaşananları Arz-ı Mevud hayalleriyle birlikte düşünmek gerektiğini hatırlamak lazım. İktidar partisi, bu kadar kritik bir konuda, “ya herro ya merro” diyerek güya meseleyi çözme iddiasını ileri sürse de, yaşananlar meselenin çözümü değil de bir “kopuş”u işaret ediyor adeta. Birlikte yaşama yerine ayrışma, bölünme türünden  bir sonuca doğru gidiyor gibi.

Son dönemlerdeki “ya herro ya merro” tavır, cesaret veya kendine güvenden çok başka birtakım hesapların neticesi gibi duruyor.