Türk-Batı ilişkileri tarihinin en kırılgan dönemlerinden birini daha yaşıyor. 1856 Paris Antlaşması’ndan beri Batı Kulübü’nün üyesi olan ve bunu 1952’deki NATO üyeliği ile perçinleyen Türkiye’nin ABD merkezli Batı ile ilişkilerinde sert rüzgârlar esiyor. Düne kadar hiç de alışık olmadığımız karşılıklı meydan okumalar var.

Bu kapsamda Türkiye-ABD arasında yaşananların dışında Belçika ve Almanya’nın ön plana çıktığı ve bunu diğer üye ülkelerin takip etmesi beklenen AB ile yaşananlar oldukça dikkat çekici. Türkiye’yi terör ve anti-demokratik yollarla hizaya getirmek isteyen bu güçler, araçları ellerinde patlayınca ve suçüstü yapılınca, bu sefer yavuz hırsız misali Ankara’yı suçlama yoluna gidiyorlar. Çarpık demokrasi anlayışları ile akılları sıra Türkiye’yi hizaya getireceklerini zannediyorlar. Tam anlamıyla yaşananlar komedi! 

Biz her ne kadar Batı’nın bu tutumunu bir komedi olarak nitelendirsek de, diğer taraftan yaşanan bu son krizin daha önceki bunalımlara pek benzemediğinin ve fazlasıyla ciddi olduğunun da altını çizmemiz gerekiyor. Ucu; savaşa, askeri müdahalelere kadar açık bir gerginlik desem, herhalde ne demek istediğim daha net anlaşılır. 

Türkiye’yi iç savaş ya da yakın çevresindeki tehditler üzerinden “hizaya sokamayacağını”, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)’ne ve onun gereklerine ikna edemeyeceğini anlayan Batı, bu sefer doğrudan bir müdahaleye yönelik güçlü mesajlar veriyor. 

Türkiye’ye yönelik tüm eleştirileri ve çağrıları, bu tür olası müdahalelere yönelik meşruiyet zemini ve yerel-bölgesel-uluslararası bazda bir kamuoyu oluşturma çabasının bir parçası olarak görmekte, değerlendirmekte fayda var. Yani durum bu kadar vahim!

Batı’nın Bitmeyen Hikâyeleri ve Suçlamaları!

15 Temmuz sonrası Türk-Amerikan ilişkilerinde yoğunluk/ivme kazanan terör ve Ortadoğu merkezli yaşanan kriz; devreye AB’nin de eş zamanlı girmeye başlaması ve NATO’nun da bu sürece dahil edilebileceği yönündeki medya yollu mesajlarla daha da hızlandırılmış vaziyette. 

Burada başta PKK terör örgütü ve onun siyasi uzantısı HDP olmak üzere, diğer silahlı-silahsız terör örgütlerinin takınmış olduğu pervasızca tutum da oldukça dikkat çekici. Devlete karşı meydan okuma olarak adlandırılan bu çıkışların tek gayesinin Batı’nın elini kuvvetlendirmekten öte bir anlam taşımadığı daha rahat anlaşılıyor. İçimizdeki bu yapıların kaybederken bile, dışarıdaki efendilerinin ellerini kuvvetlendirmeye yönelik hamleler yapmalarının altında da bu düşünce, hedef yatıyor. O yüzden oyunun bu tarafını da görmek lazım!

Nitekim Batılı başkentler, siyasiler, medya vb. tüm yapılar topyekûn saldırılarında bunu çok iyi bir malzeme olarak kullanıyorlar. Örneğin, ABD’nin önde gelen basın organlarından biri olan Wall Street Journal’ın tutumu bu açıdan oldukça dikkat çekici. Söz konusu gazetenin Türkiye konusunda ortaya koyduğu gerekçeler kadar, Batı’ya yaptığı çağrı da önemli. 

Türkiye’nin NATO üyesi olarak kalmaması gerektiği noktasında çağrı yapan Wall Street Journal’ın buna gerekçe olarak sunduğu hususlar oldukça önemli. Türkiye’yi tek kelimeyle başarısız bir devlet olarak göstermeye çalışan kervanın içinde ben de varım diyor ve adeta “tetikçilik” yapıyor. Bu seferki tetikçilik, darbe için değil, doğrudan doğruya Türkiye’ye yönelik bir müdahale için.

Bu köşede uzunca bir süredir Türkiye’nin “başarısız devlet” konumuna sokularak aşamalı ve sistematik bir şekilde hedef haline getirilmeye çalışıldığının altını defalarca çizen bir yazar olarak bir kez daha ifade etmek istiyorum: “Gittikçe artan hukuksuzluğun devamı durumunda NATO üyesi olarak kalmaması gerektiğini” iddia eden Wall Street Journal; aslında Türkiye’nin NATO’da kalması için Batı’ya çağrıda bulunuyor. Yoksa bunların Türkiye’yi NATO’dan çıkarmak gibi bir gündemleri yok. Gündem, her geçen gün ağırlık kazanan Türkiye’nin NATO’dan ayrılma olasılığının başta ABD olmak üzere, Batı’da yol açtığı endişe!

Mütareke Kalıntıları da Batı’yı Adeta İşgale Çağırıyor!

Türkiye Ortadoğu ve İslam dünyasına girişte “Şişenin Tıpası” rolünü oynamayı reddettiği için bugün içeriden ve dışarından her türlü operasyonun hedefi konumunda. İçeride etnik-mezhepsel bazda ayrıştırma sadece Batılı-Hıristiyan ya da Siyonist güçler tarafından yapılmamakta. İçimizdeki kriptolar, BOP uşakları da buna ağlayarak kaş-göz yapmakta.

Çünkü sahip oldukları gücü her geçen gün kaybediyorlar. Bu gidişler tamamen sahneden silinecekler. Başkanlık sistemi ve Türk siyasal hayatındaki radikal değişiklikler ile bunun zeminini oluşturan anayasa değişikliğinin burada son dönemeç olduğunun çok net farkındalar.

Bir diğer ifadeyle, BOP ve Suriye merkezli “Yeni Ortadoğu” bağlamında yaşananların Türk iç siyasetini ve devlet yapılanmasını doğrudan etkilediğini, Türkiye ve tarihsel coğrafyası açısından tam bir kırılma noktası olduğunu, ülkenin aynen Soğuk Savaş’ın başlangıcında yaşandığı gibi farklı bir siyaset ve yeni bir devlet yapılanmasına doğru gittiğini, bu devlet-sistem yapılanmasında kendilerine yer olmadığını Misak-ı Milli ve Lozan bağlamında yaşanan son açıklamalar ve terör yapılanmalarına karşı verilen amansız ve tavizsiz mücadelede çok net görüyorlar.

Bu mücadelede başta “Milli İrade” ve “Yeni Türkiye”nin birlikteliği ve özellikle güvenlik bürokrasisinin verdiği destek, onların tüm ümitlerini bitirmiş vaziyette... İçeriden artık destek bulmaları çok zor. Elleri, kolları, bacakları koparılmış durumda... 

Batının ve Batı’dan nemalanan tüm çıkar gruplarının ağıtlar yakmasının, öfke duymasının ve işgal davetlerinin nedeni de zaten bu. Türkiye’yi kaybediyorlar; daha da ötesi Türkiye yüz yıl sonra hesaplaşmak üzere geri dönüyor!