Önceki yazılarla birlikte okunmasını tavsiye ederek kaldığımız yerden devam edelim…
“Bu toplumun varlık sebebi İslâm’dır.
Bu toplumu Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar getiren ruh, İslâm’ın ölü ruhları diriltici ruhudur.
Bu toplumun Müslüman olmasından itibaren, yaklaşık bin yıl dünya tarihini yapmasını mümkün kılan ruh, İslâm’ın kazandırdığı benzersiz adalet, hakkaniyet ve kardeşlik ruhudur.
Bu toplumun, Tanzimat’la başlayan modernleşme / Batılılaşma projesi, İslâmî bağlarından, ruh köklerinden uzaklaşma sürecini tetikledi: İslâmî bağları koptukça, ufku daraldı; İslâmî duyarlıkları aşındıkça sosyal bağları çözüldü; İslâmî değerleri çözüldükçe yozlaştı, bütün aidiyet bilincini kaybetti ve bu toprakları fethetmeye, insanlığa insanca ve hakça cihanşümûl bir dünya armağan etmeye gelen insanların çocukları bu toprakları da, bu topraklara ruh üfleyen İslâmî inançlarını, değerlerini ve derinliğini de yitirme ve tarihten silinme tehlikesinin eşiğine sürüklenme tehlikesi ile boğuşuyor iki asırdır…
RUH ATILIMI YAPAMAZSAK YOK OLURUZ…
Bir de madalyonun diğer yüzü var, elbette ki: Bu iki asırlık savrulma ve yok oluş süreci aynı zamanda direniş, toparlanış ve diriliş süreci. Zorlu bir süreç bu: Dün dışarıdan saldırılara karşı fiilî bir direniş mücadelesi vardı; bugünse içerden ülkeyi, insanını içten içe çürüten, zihnen sömürgeleştiren yıkımlara karşı zihnî / kültürel bir direniş ve diriliş mücadelesi vermek zorundayız.
Türkiye’nin fiilen sömürgeleştirilemediğini iyi biliyoruz ama zihnen sömürgeleştirilme tehlikesinin pençesinde kıvrandığını, içerden bitirilmeye çalışıldığını, eğitimde, kültürde, sanatta, medyada ürpertici bir mankurtlaştırılma tehlikesiyle boğuştuğunu göremiyoruz. Göremiyoruz çünkü genç kuşaklar celladına âşık edilerek tasmalı çekirgelere dönüştürülüyor hızla…
Bir taraftan dışarıdan bir saldırı var bu ülkenin İslâmî ruh köklerinden beslenen aktörlere karşı. Öbür taraftan da İslâmî aktörlerin ülkenin maddî kalkınmayla düzlüğe çıkacağına dair büyük yanılgısı.
Şunu asla unutmayalım: Yönünü ve yörüngesini yitirmiş bir ülkede maddî refah üzerinde yoğunlaşmak toplumun felahına değil, iflah olmaz bir yok oluşun eşiğine sürüklenmesine yol açar.
Türkiye, manevî gücüne kavuşamazsa, bu maddî kalkınma bizim altımızı oyar, kuyumuzu kazar Allah muhafaza.
Türkiye, bundan sonraki süreçte, zihniyet devrimi yapmalı; kültür, düşünce, sanat ve medyada önümüzü açacak büyük ruh atılımına hazırlanmalı.
Bizi dışarıdan saldırılar yok edemedi. Bizi, bizden uzaklaştıran, bizi bize yabancılaştıran mankurtlaştırıcı içerden yapılan saldırılar yok etme tehlikesi taşıyor. O yüzden yeniden ruh atılımına ihtiyacı var bu ülkenin; bu ruh atılımını gerçekleştirecek, hem kendini hem de dünyayı iyi tanıyan fedakâr, vefakâr ve cefakâr öncü kuşaklara…
Bu öncü kuşakların gelişini görüyorum… Fikir ve oluş çilesi çekerek geliyorlar onlar… Kozalarını örüyorlar…
Hem o öncü kuşakları iyi yetiştirememiz hem de ülkeyi kurda kuşa yem edecek büyük hatalar yapmamaya özen göstermemiz şart.
Bu ülkeyi korursak, geleceği biz kurarız yeniden. Bu ülkeyi korumanın yegâne şartı, bu ülkeyi bize yurt yapan İslâmî ülkülere ve sarsılmaz evrensel ilkelerine sımsıkı sarılmak.
Sözün özü: Türkiye’yi asla yok edemeyecekler: Biz küllerimizden doğmasını bileceğiz ve kültürel / zihnî seçimimizi yaparak dünyanın kaderinin belirlenmesinde yine kilit, tarihî bir rol oynamaya devam edeceğiz biiznillah.
Vesselâm.”