Yönetenlerle

yönetilenler arasındaki etkileşimler benzerlikler ötesinde, tamamen duyguya

dayanan ve giderek de ipin ucunun kaçtığı bir süreç oluşturur. Siyasal

partilerin yöneticileri toplum psikolojisini önemserler. Gerçeklerin ötesinde

bir dünya, bir ütopya sergilerler, gerilimleri tırmandırırlar. Zaten seçim

kampanyaları süreci büyük bir gürültü ortamıdır. Ütopik düşünce ve sloganlar

zaman içinde unutulur. İnsanların bu kadar abanmışlığı belleklerinde asla

tutamazlar.

Seçmenler,

tepedekilerin neler söyleyeceklerine bakarlar. Onların, meydanlarda kitleler

önünde, kendilerinden geçmişçesine ifade ettiklerinin daha fazlasını

içselleştirerek yayarlar. Onlar için söylenenlerin doğruluğu, gerçekliği hiç de

önemli değil. Önemli olan liderin ne söylediğidir. Söylenenler asla

tartışılmaz, değerlendirilmez ve üzerinde de asla düşünülmez. Çünkü ortam buna

fırsat vermez.

Yakın

zamanda sosyal medya önemli bir etkileşim alanı oldu. Ancak burası sınır ötesi

bir psikoloji oluşturuyor, etkisi dalgalar halinde yayılıyor. Fakat bu alandaki

sınırsızlık ahlâk ölçülerinin sınırlarını da aşıyor. Kişiler kendilerini

öylesine kaptırıyorlar ki ne yapıp ettiklerinin bile farkına varamıyorlar.

Medya

ve iletişim ise tam anlamıyla insanları baskı altına alan ve bir karabasan gibi

üzerine ağan, abanan ve çöreklenen bir güç. İnsanlara ne düşünme ne de yorum

yapma imkânı bırakır. Günlerce süren kampanyalar ile bir bunalım oluşturulur.

İnsanlar kendi gerçeklerinin dışında başka şeyler ile yüzleşirler.

Nefret

ve öfke bu kampanyaların asıl yüzünü oluşturuyor. Düşünceleri, idealleri ve

hedefleri olmayanlar ortamı gürültüye boğarlar. Abartırlar ve ortamı gererler.

Bu karşılıklı salvolara dönüşür. İnsanlar, gerçeklerden çok psikolojilerle

yönlendirilirler.

Psikolojik

baskı ilginç sonuçlara götürüyor. Sapkınlıklar bile kabul gördürecek bir baskı

alanı oluşturabiliyor. Bu seçimlerde kimi siyasal partiler, bir toplumun ahlâkî

değerlerini önemsemeden kimi hamlelerde bulunabiliyor. İlk kez eşcinsellerin

aday gösterilmesi bunun en önemli göstergesi. Ve ne yazık ki İslâmî değerlere

sahip olan millet bu kargaşa ortamında bu durumun bile farkına varamıyor. Bu

konuyla ilgili bir yorumda bulunabilme cesaretinden bile yoksunlaşılıyor. Çünkü

bu milletin başında AB gibi bir karabasan bulunuyor. Bu karabasanın

getirdiklerine asla itiraz edilemiyor. Çünkü özgürlük ve adalet, bağımsızlık ve

hukuk gibi önemli kavramlar bile artık bizim dışımızdakilere ait gibi

algılanıyor. Bu durum Müslümanlar için kabul edilebilir bir durum değil. Kul

hakkı gibi bir değer tamamen göz ardı. İnsanlığın hakkının bu kadar yendiği bir

zamanda insanlık kendini haklarını arama gücünden de yoksun.

Milletimiz

Müslüman ve değerlerini önemsiyor. Ancak bu millet küçümserlik duygusuna öylesine

kaptırıldı ki her dönem bir karamsarlık oluşturuldu. Bunun sonucunda da

kurtuluş, bağımsızlık ve adaletin ise ancak batılılara ait olabileceği algısı

oluşturuldu. AB de hak ve adalet aramak zamanla onlara olan bağımlılığı

arttırır. Onların da dayatmaları kabullenmek artık bir zorunluluk haline gelir.

Türkiye nin

muhafazakârları AB sözleşmesini imzalarlarken, kendilerine dayatılanları o

sözleşme ile kabullenmiştirler demektir. Bunun içindir ki eşcinselliğin kabul

edilebilirliği, zina serbestîsi, domuz etine serbestlik gibi bizim temel

ilkelerimize ters düşen durumların içselleştirilmesi nasıl izah edilebilir ki.

Böylesi

bir durumda sağlıklı bir sonuç beklenebilir mi