Toprak bir başına bir anlam ifade etmiyor. Toprağın ruh kazanması, üzerinde süregelen uygarlığın, onu oluşturan ruhun zenginliğine bağlı. Topraklarımız çok zengin bir ruha sahip.

Biz, ayrı kaldığımızda toprağımızı özleriz. Gurbete çıktığımda bir an önce dönmek için can atarım. Bunu en basit hâliyle doğup büyüdüğümüz, yaşadığımız topraklardan ayrı kalınca anlarız ve derin hüznünü yaşarız. İnsan belli bir yaş olgunluğuna erince çocukluğuna, gençliğine döner, oralara özlem duyar. O topraklara gidilince de orada da kalamaz. Ruhun şekillendiği yer daha çok ağır basar. Kendimizden örnek verirsek köyüme gittiğimde orayla hasretimi giderdiğimde artık oraya ait olmadığımı anlarım çoğu zaman. Elbette oranın bizde özel bir yeri var ve fakat oranın ruhunu solumak uzun zaman almaz. Çünkü oranın ruhu sınırlı. Alanı da dar. Birkaç günlük soluma ve yaşama insanı tatmin eder. Ellediğiniz her karış toprak bir anda gelip geçer. Dokunduğunuz ağaçların bir kısmı yok, kayalar duruyor yerli yerinde. Anılar sökün eder ve... Uzun sürmez doğallıkla.

Asıl ruh zenginliği şekillenilen mekânlarla ilgilidir. İstanbul ruhu... Bu, bambaşka bir özelliğe sahip. Zengin, doyumu olmayan, bıkılmayan bir zenginlik. Bulunduğunuz mekândan dışarı çıkmasanız bile, durduğunuz yerden etrafınıza bile bakmanız yeter.

Şu an evimin penceresinden Karacaahmet Mezarlığına bakıyorum. O servilerin altında yaşayan diriler, caddenin bu tarafında yaşayan ölülerden çok daha şey anlatıyorlar. Orada büyük bir geçmiş var. Hemen her kuşaktan, dönemden, yüzyıldan insanlar bir aradadırlar. Orada insanlık tarihi yatıyor. Geçmişten bugüne yaşanmışların deneyimleriyledirler. Orada acılar içinde kıvranıyorlardır. Hemen aramızda bir yol var, gece gündüz arabalar durmaksızın akıp duruyorlar. Korkunç bir gürültü, modern hayata ilişkin. Bu yanında da yaşayan ölüler karşı komşularına bakıp düşünmüyorlar bile. Dünyada olup bitenlere ilgisiz.

Üsküdarın sokaklarından geçerken hemen her biri bana ayrı bir şeyler anlatıyor. Eski evleri azaldı artık. Tek tük ahşapların etrafı paravanlarla çevrelenmiş insanların üzerine yıkılmasın diye. Ama onları yenilemek ve o halleriyle kültür hayatına kazandırmak kimsenin aklına gelmiyor. Karacaahmet Mezarlığının içinden geçmek bile yeterli oluyor bazan.

Ama bu sokaklarda sihirli bir şey var insanın içine akan.

Namaz vakitleri gürül gürül ezan sesleri. Makamlar, ses çeşitleri nağmeler... Terastan, tepeden Üsküdara bakmak çok daha başka. Üsküdar yoğunluğu sıcaklığı, sevgisi.

Şimdi kütüphanemin labirentine varmak bana çok daha anlamlı geliyor. Elimi nereye atsam, ne yapsam büyük bir kültürün ipuçları sökün ediyor. Geçenlerde, bende olan fakat unuttuğum o kadar çok kitap çıktı ki karşıma. Hemen hepsi acil gerekli olanlar. Hz. Ali Efendimizin şiirleri Arapçadan çevrilmiş. Bir risale. İlk kez görüyorum. Görmüşüm de unutmuşum. Getirdim onu çevrim yazıya aktarmaya başladım. Hz. Ali Efendimizin Mısırda bulunan valilerden birine yazdığı uzun bir mektup. Tam da çalışmam sırasında gerekli kaynaklardan biri.

Avram Galantinin Yahudiler ve Türkler ile ilgili önemli bir eseri. Yaşar Kutlayın Thedor Herzlin anılarından derlediği kitabı bir kez daha yeniden okudum. Siyonizmin ve Yahudi egemenliğinin İsrailde temellerinin atıldığı dönem çok ayrıntılı orada var. Daha hangisini sayayım. Umberteo Econun Gülün Adını almışım, kitaplığımda, karışmış, o çıktı, 500 sayfa ve küçük puntolu bir çırpıda okudum bitirdim. 1927 yılında Maarif Vekaleti tarafından illere gönderdiği bayrak töreni ile ilgili matbu bir belge. Neler yapılması ve nasıl davranılması gerektiğine dair kurallar dizgesi. Beyruttan yazılmış bir mektup vs. ben sadece kütüphanemin labirentinde kalsam bu bile bana fazlasıyla yeter. Ama dünyaya ilgisiz kalamıyorum. İçim çok acıyor. Müslümanların durumu, insanlığın durumu gibi.

Evden kütüphaneye birçok kitabımı taşımışken şimdi kütüphaneden eve kitap taşıyıp duruyorum.

Köyüme gittiğimde neden çok kalamadığımı şimdi daha iyi anlıyorum. Ruhumuzu oluşturan büyük uygarlığımızın bir merkezinde kalmak ve sürekli beslenmek insana büyük şeyler katıyor ve zengin kılıyor. Küçük mekânlar, beldeler, çevreler insanı tüketiyor.

İnsan, belki de suya sabuna dokunmamak, ilgisiz kalmak için küçük mekânlara gitmeli. Umursamazlık, sorumsuzluk, kaçmak için. Bu da bizim yapamayacağımız bir şey.