NEYİ SATIP SATMAYACAĞIMIZI BİR DE YÜZYILIMIZI
Duymaya alıştığımızdan mı, bilmem; ne zaman bir Sayın Erdoğan resmi veya görüntüsü çıksa karşımıza, hemen aklımıza “Ben bir ekonomistim” cümlesi gelir.
İlk defa ne zaman, nerede, hangi toplantıda ve kimlere karşı söylemiş bu iddiasını Sayın Erdoğan? Bilmiyorum.
AKP’yi kuranların içinde “Ekonomist” iddialı kimse olmadığından mı, Sayın Erdoğan’ın ekonomistliği birleştirdi, bugün miadlarını doldurmuş sayılıp unutulan o politikacıları? Bunu da bilmiyorum.
Ekonomi doktoralı Sayın Bahçeli’nin 2020 Ekim’inde başlattığı “Cumhur İttifakı icraatı” sayılan “Askıda Ekmek Kampanyası” da, Sayın Erdoğan’ın “Ben bir ekonomistim” iddiasına destek olsun diye düşünülmüştür? Biz bunu dahi bilmeyiz.
Muhalif TV kanallarında sık hatırlatılan, 2018 Cumhurbaşkanlığı Seçimi öncesinde sanayicilere söylediği “24’ünde bu kardeşinize yetkiyi verin, faizle nasıl uğraşılır göreceksiniz” iddiasını, Şubat 2015’te valilere hitabındaki şu cümlesiyle değerlendirdiğimizde, uzun zamana yayılan plan, proje ve kadrolaşmaya inanmak kolaylaşıyor.
“Vatanı satmak, yüksek faizle, yüksek enflasyonla, kötü yönetimle ülkenin ve milletin kaynaklarını heba etmekle olur.”
Sayın Erdoğan’ın son Katar seyahati öncesinde, bir soruya verdiği şu cevap da “Satmak” üzerinedir.
“Körfez ülkelerinin, Türkiye’den belli assetleri alma durumu olacak. Ama bazı cambazların söylediği gibi BOTAŞ’ın satılması gibi bir durum yok. Biz neyi satıp neyi satmayacağımızı iyi biliriz.”
“Faiz, enflasyon ve satmak” üzerine, Sayın Erdoğan’ın cümleleriyle geldiğimiz bu noktada, hiç değilse o var, diyeceğimiz ‘’Yüzyılımız’’ın ilk yirmi küsur senesini anlatmamızı, eksik ve hatalarımıza rağmen hoş görsün okuyucularımız. Şimdi niye yazdık sorusunun izahına geldi sıra.
8 Temmuz tarihli sayfamızda, bir yazısından son üç cümlesini alarak, “Ülkeye huzur ve daha güven” gelmesini; ki 22 yıldır başarılmadığının bir itirafıydı bu, Ana muhalefet Partisi Genel Başkanı’nın gitmesine bağlamasını eleştirdiğimiz ünlü yazar, duayen gazeteci Rauf Tamer’in 10 Temmuz Pazartesi tarihli Posta Gazetesi’ndeki “Soygun var” başlıklı yazısıdır çıkış sebebimiz.
TANIDIKLARININ TANIKLIĞINDA TANIMAK BİR İKTİDARI
“Bir arkadaşım anlatıyor. Sabah işe giderken, manavda kilosu 35 liraya kayısı görmüş, dönüşte alırım diye düşünmüş.
Lakin akşam dönüşte bir bakmış ki aynı manavda aynı kayısı 80 lira. Soruyor: ‘Ben bunu kime şikayet edeyim?’ diyor. ‘Bilmem ki? Öyle bir merci var mı?”
Sağcı iktidarların ağır gazetecisi Rauf Tamer, AKP iktidarının yirmi küsûruncu yılında, üstelik bir seçimi daha kazanalı henüz birkaç ay ancak olmuşken, yazısına “Soygun var” başlığını atabiliyorsa, cevabı aranan çok soru, çözümü bulunamamış çok sorun var demektir.
Bu başlığı görünce, AKP’nin doğumuna ortam hazırlayanlardan, 28 Şubat’çıların ısmarlama gazetecisi Reha Muhtar’ın sunduğu haber programlarında her akşam “Nerede bu devlet!” diye bağırması düşüyor akıllara.
Neyin satılıp, neyin satılmayacağını en iyi bilen, en yetkili yöneticimiz, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın Körfez ülkelerine seyahatinin hazırlıklarını yaptığı bir vakitte, kayısı satıcısı bir manavı ve ona birkaç küçük esnafımızı ilave ederek bir gazetecinin, yazmasının iyi tarafı şu olabilir: Yazılacak terör yok. Dış güçler konuları tükenmiş. Muhalefet dizayn edilmiş vesaire vesaire...
Bir Rauf Tamer yazısı başlığını okuyan insanlarımızın yanlış anlamalara dalmasını önlemek adına bahse konu yazının izahlı tercümesini yapacağız mecburen.
“Bir arkadaşım anlatıyor:”
Arkadaşın kim ve ne kadar güvenilir? Manav etiketlerini okumakta uzman mı? Duayen bir gazetecinin, iktidara çok yakın duran bir gazetecinin haber kaynakları resmi olur diye bir gelenek varken hem.
Belediye ya da devlet, manavını arkadaşının bildiği kadar mı bilmez? Dahası, “Kime şikayet edeyim” yakınması, şikayet makamlarının olmadığı veya çalışmadıkları iftirası içerir.
Sayın Tamer, diğer birkaç tanıdığının sızlanmalarıyla da destekliyor “Soygun var” iddiasını. Hele bir tanesi, aynen şöyle demiş:
“Şimdi ben o tamirci kılıklı dolandırıcıyı kime şikayet edeyim? Bilmem ki. Öyle bir mekanizma mı var?”
Aşağılama tanımıyla anlatılan bir tamirciyi tanımadan ve dinlemeden dolandırma zanlısı ilan etmek, Sayın tamer gibi bir gazeteciye ne kadar yakışır? Yoksa diyesi geliyor insanın, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın gündem edilen bir videoda “Bunlar bir bankamızı da dolandıracaklardı” haberciliğine gönderme niyeti mi var?
Arkadaşının, dostunun ve gelininin kabulsüzlüklerini alt alta sıraladıktan sonra Sayın Tamer alıyor sazı eline.
“Demem o ki: Enflasyon elbet var. Var ama asıl büyük dert–Soygun var, soygun. Çünkü ticaret terbiyesi sıfır.”
Enflasyonun varlığını lütfen kabul eden ve kayda aldığı şikayetlerle biraz ilişkilendiren yazar Sayın Tamer, “Soygun var” iddiasını öyle bir yazıyor ki, okuyanların aklına mutlaka siyah-beyaz TRT TV’sinde çok yayımlanan bir reklamda kaloriferin yaktığı yarı çıplak vatandaşımızın “Yöneticimiz uyuyor mu?” haykırması gelmiştir.
Soygunun biricik sebebi vardır Sayın Tamer’e göre. Ve o sebeple, görevdeki hiçbir yönetici ilgili değildir.
“Çünkü ticaret terbiyesi sıfır.”

HAYALLERİNİN GERÇEK OLMASI BU HİKAYEDEDİR
22 iktidar yılının sonunda örneklenen manav, terzi, tamirci esnaflarına “Sıfır” notunu veriyorsa basındaki destekçi bir yazar, hata kimde aranır? Ticaret terbiyesinin olmaması, daha başka hangi terbiyelerin de yok olduğunu, imha veya tarumar edildiğini gösterir?
Birkaç esnafımızı tanıdıklarının şehadetiyle ticari terbiyesi eksik insanlar diye yazan Sayın Tamer, çekilecek uzun havaya da sazıyla yol gösteriyor:
“Hakkından ancak devlet gelir. En ağır cezalarla.”
“Devlet–Millet Kaynaşması” sloganıyla yola çıkarılanların “Devlet-Millet Kapışması”na yöneltilmesi, sevki değilse bu teşvik, nedir?
“En ağır cezalarla” kışkırtmasına gerekçesi ise, aslını inkar eden birinin tellallığına tanık olmanın acılığında, iç yakıcılığındadır.
“Avrupa öyle yapmıyor mu?”
Son cümlemiz, sayın yazarın son cümlesine karşı olacak. Keşke belediye zabıtalarının görev alanındaki bir kaç hatalı davranışı, eğer olmuşsa, istiklal çağrıştıran “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” atasözümüzle bağdaştırmasaydı. Aşındırma gücü yok ama...Üzüldük işte!
15 TEMMUZ’LAR GEÇER, BİZ YAZDIKLARIMIZI HATIRLARIZ
15 Nisan 2016.
Bir Değmesin Yağlı Boya sayfası daha hazırlanmış Millî Gazete’de.
Sabahsız ve vatansız ihanet dediğimiz 15 Temmuz 2016 tarihine tam üç ay (90 gün) var.
Yazımızın başlığı “Kamuflaj günlerinde.”
Son iki paragrafını koyuyoruz buraya.
“Kırk yıldır Devlet’in, bakalım ne kadar büyüyecekler, ne yapabilecekler merakından milletten sakladığı ve Refah-Yol hükumeti hariç, diğer tüm hükumetlerle ortaklık kurmasına izin verilmiş bir oluşumdan, ben orda ikinci adamdım, bütün yazılı basın bana bağlıydı ama, onlardan değildim, diyerek ayrılıp çıkılmış olunmasına bu ülkede bir tek iktidara yakın TV kanalları inanıyordur.
Darbe peşinde olduğu söylenen ve ara sıra da yapmalarına müsaade etmedik diye övünülen bir iktidar günlerinde hâlâ insanlara darbe konuşturuluyorsa, söz konusu cemaatin daha gizli ve eskisinden daha etkili bir pozisyon aldığını düşünmüyor ve kendinizi tedbirlere sevketmiyorsanız, bu, onlar kadar iyi yetiştirilmediğinizin ispatlamasıdır.

Bir de böyle düşünün!”
Üzerimizdeki cemaat baskısının, iktidarlıların baskısının yoğunluğuna rağmen haykırmışız:
“Söz konusu cemaatin daha gizli ve eskisinden daha etkili bir pozisyon aldığını düşünmüyor ve kendinizi tedbirlere sevketmiyorsanız...”
Daha nasıl diyecektik, ihtilale teşebbüs edeceklerini, yakın bir tarihte?
15 Nisan 2016’da yazmışız,
15 Temmuz 2016’nın yapılacağını...
Aradaki 90 (Doksan) gün içinde hiç kimse, hiçbir kurum mensubu veya görevlisi sormadı; bunları nerden çıkardığımızı ve niçin yazdığımızı. Biz de zaten bilmeyiz kim, kimin eniştesidir.
Dahası da var.
“İhtilali Önleme Derneği” adlı kitabımızın kapağının hikâyesi.
“1990’lı yıllarda yazılmış mizah hikâyelerimizden bazılarıyla ‘İhtilali Önleme Derneği’ adlı kitabımı oluşturduğumda merhum Ressam Fuat Bilir’e bu kapak resmini ısmarlamıştım; Anadolu’nun sorumlusu kardeşimin tavassutuyla...
Fuat Bilir anlattığım ihtilali önleme sahnelerinden etkilenmiş ve olumsuz cevap verme ihtimaline yönelmişti.
1997’nin Haziran ayında yaşıyorduk. Hikâyelerinizi bir okuyayım da, diyerek razı olmuştu, 15 Temmuz’u 19 yıl öncesinden resimlemeye.
Kitabımızın kapak resmiyle değil sadece, hikâyesiyle de anlatmıştık 15 Temmuz’a karşı duruşu...
Bu iddia bizim, bu gerçek bizim!”
