Her topluluğun birlikte güven ve ahenk içinde yaşayabilmesi için bir organizasyona ihtiyacı vardır. Bu organizasyonun devamlılığını sağlayabilmesi için bir yönetim sürecine ihtiyaç duyar. Günümüz yönetimlerin belirlenmesi esas itibariyle seçimle yapılıyor. Bunun yanında yöneticilerin seçim dışında belirlendiği ülkeler istisnai bir durum olarak görülmektedir. Seçimlerin ne derece halkın gerçek anlamda görüşünü yansıttığı tartışmasını bir tarafa bırakırsak, iyisiyle kötüsüyle günümüz siyaset anlayışında yöneticinin seçimle belirlenmesi kabul görmüştür.
Yönetime talip olan siyasetçilerin yapması gereken seçimde başarıyı sağlamaktır. Bunun için temel kavram iknadır. Halkın ikna edilmesi siyasetçilerin yönetime sahip olabilmesinin temel şartı gözükmektedir. Fakat yöneticilerin ideal bir şekilde belirlenmesini sadece ikna ile açıklayamayız. Çünkü ikna sonuçtur. Asıl olan ikna sürecinde ortaya konan hususlarla halkın gerçek anlamdaki beklentilerinin karşılanmış olmasıdır. Ne yazık ki, günümüzde bu dengenin tam anlamıyla sağlanamadığını görüyoruz.
Peki, günümüz seçimlerinde halkın ikna edilme süreci nasıl yürütülmektedir?
Olağan şartlarda seçim süreci varsa yapılması gereken daha iyinin bir vaat olarak sunulmasıdır. Bu hem mevcut yönetimin hem de yönetime talip olanların izleyeceği yoldur. Mevcut yönetim daha kötü şartların bulunduğu zamanı ve mekânı gündeme taşıyarak olağan durumu referans gösterirken yönetime talip olanlarsa daha iyi şartların hâkim olduğu zamanı ve mekânı referans gösterirler. Sonuçta her iki vaat de daha iyiye yönelik olarak gündeme gelme şansına sahiptir.
Olağanüstü şartların hâkim olduğu bir konjonktürde seçimler yapılıyorsa, halkın öncelikli beklentisi olağana ulaşmaktır. Böyle bir ortamda halkın ikna edilebilmesini hem mevcut yönetimin hem de yönetime talip olanların penceresinden ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor.
Hâlihazırda yönetimde olanlar olağanüstü şartın bizzat sorumlusu olarak kabul edileceğinden halkı ikna etmek için izleyeceği iki yöntem vardır. İlk olarak ortamda olağanüstü olumsuz bir durumun yaşanmadığı yönünde bir savunma algılara sunulacaktır. Geçmişin deşelenerek daha kötünün hatırlatılması ya da geleceğe dair daha kötü senaryoların dillendirilmesi bunu amaçlamaktadır.
Bir de olağanüstü durumu kabullenmekle birlikte, bu durumu ortaya çıkaran şartları kendi sorumluluk alanlarının dışında gösterme çabası söz konusudur. Tam burada devreye kurgu girmektedir. Mevcut yönetim halkı ikna edebilmek için bir hikâye anlatmalıdır. Dış güçler, yedi düvel, ekonomik kurtuluş savaşı gibi ifadeler bu kurgunun bir parçasıdır. Bu şekilde olağanüstü durumun bir geçiş süreci olarak kabul görmesi bu hikâyenin başarılı aktarımına bağlıdır. Buna karşın yönetime talip olanlarınsa halkı ikna edebilmek için olağanüstü şartları ortadan kaldırmaya dönük vaatleri olmalıdır. Bu vaatlerini gerçekçi bir zeminde belirleyip yönetimine taşıyabildiğinde halkın tercihleriyle örtüşmüş olur. Fakat ikna sürecini hamaset diline mahkûm ederse yönetiminde olağanüstü koşullarla mücadele etme şansını yok eder. Olağanüstü şartların verdiği duygu yoğunluğundan istifade ederek yönetme gücünü elde edebilir ama gerçekçi bir yol haritasıyla yola çıkmadığı için varacağı yer bir öncekinden farklı olmayacaktır.