Bir eziyete sebep olmak sanrısı dolayısıyla olsa gerek, eskiden utanmak diye bir erdemin en azından nasibi olanlara kısa da olsa ziyarette bulunduğu görülmüştür. Evet, utanmışlar ve sancılarını unutuverip bir an için sanrılarının ardına düşerek nasıl bir tercihte bulunduklarını gizlemişlerdir. Çoğu kez sorulduğunda yanıtsız bırakmış, kimi zaman yadsımışlardır. Nihayet kötülüğün bu denli doğal olmadığı, sıradanlaşmadığı zamanlardır. Belki kötülüğü işleyenin bile bir gün faş edilme ve yadırganma ihtimalinden çekindiği zamanlar… Sonra her şey doğallaşır ve kötülük-iyilik ayrımı yapılmaksızın menfaate tahvil edilir. En yüz kızartıcı uğraşlara bile sıradan bir iş alanı diye bakıp; ‘ben yapmazsam bir başkası yapacak ve elbette daha kötü yapacak’ düşüncesizliğine kapılıp dört elle sarılırlar. Dudak uçuklatacak türden savunu zemini ‘ben çökmesem mafya çökerdi, ben çalmasam başkaları çalardı, ben onu öldürmesem o beni öldürürdü’ gibi tutarsız, çocukça ama masumiyetten çok uzak ve pişkin avuntularla kurulur. Zaten kadim yargı karinesi olarak görünen çoluk çocuğun yüzüne bakmak yahut muhatap olunacak insanların gözüne aşağılık bir mahlûk olarak görünmek kaygısı ortadan kalkmıştır.
Bir başkasının farklı düşünme ihtimaline karşı tahammülsüzlüğün had safhaya ulaştığı şu günlerde, kendine hiç de makul olmayan türden yer edinen menfur ama hemen herkes nezdinde meşhur kelime trolleşmenin her ciheti saran etkisi altında kalmamak pek mümkün görünmez. Peki, buna karşı koymak için bir imkân arayışı var mı diye sorulsa yanıt muhtemelen kimi zanlıların televizyon programlarına konuk olduklarında zırvaladıkları türden arsız anlatılara yol açar. Kimi hadsizler, trollüğün muhatabını mutlak anlamda töhmet altında bırakan baskın dilini kullanmaya uyandığından, bundan kelli hakikatin sığınacak, sığındığında korunacak, korunduğunda güçlenecek ve fırsat bulduğunda gün yüzüne çıkacak mecali kalmadığı iddia edilebilir. Artık haklı olduğu şek ve şüphe götürmeyenler her yönden haksız, gücünü şantaj, iftira, tehdit savurabilme imkânından alanlar meşru kabul edilir. İçsel ve dışsal anlamda mağduriyetin dişleri arasında un ufak olacaklarını ayırt edenler, gayrı Ezel Akay’ın 2003 yapımı ilginç filmi Neredesin Firuze haykırışına benzer şekilde ve şayet mecal bulabilirlerse ‘neredesin adalet’ feryadına sarılırlar. Yanıt yoktur. Bir televizyon programı değildir ama yanıt yoktur. Hatta soru yoktur ve manipülasyona da uğramaz. Acı kaimdir!
Ruhları yıpratmak gibi failince ulvi bir hedefe yönelik söz sarf etmek, müktesebat gerektirmez. Ruhsuzluk, insafsızlık, vicdansızlık kâfidir. Kabul görecek bir edebiyatın gölgesine sığınmaksızın söz edebilme cüreti bulunamazken, şimdilerde değil herhangi bir iktisap, akıl dahi gerekmez. Aklı hür bir telefon, vicdanının dibi sıyrılmış ve hatta bulaşığı yıkanmış bir insan, sebepli zenginleştiği için olsa gerek istisnasız her gün kendisine sövülen küreselciliğin şahı bir adamın kurduğu internet sayfası edinildiğinde manzara tamamlanır. Önce onlar, sonra insanlığın neredeyse tamamı şiirselliğini yitirir. Hikâyeler en önemli siyasal malzemeyi teşkil ettiğinden, yapay mağduriyetler giderilmiş gibi göründüğünde yahut gösterildiğinde masallaşır. Zaten zoraki hikâyeye dökülen o malzemenin tüm kahraman çıkarılanlar kadar sahte, niteliksiz ve kifayetsiz yegâne kahramanı vardır. Evet, insan yalana inanmaya yatkındır ama şiir söyleyebilenlerinin dahi hırçın bir trole dönüşmesi neyle nasıl izah edilebilir!
Artık hiçbir istismar, hiçbir gayrimeşru eylem utandırmaz, utanmak yoktur. Onu zaman zaafa uğratmamış ama tıpkı bilindik bir ülkenin buralarda bulunan konsolosluğunda muhalif bir gazetecinin sessiz sedasız kaybedilmesi kadar feci, gizemli, ürkütücü biçimde ortadan kaldırmak yetmemiş; yerine soru sormak cüretinde bulunanları fail olarak niteleyecek kadar pervasız, hadsiz, vıcık vıcık bir arsızlık ikame edilmiştir. O arsızlık ki yıllar evvel işlenen faili meçhulleri faili meşhur kılacak kadar ilginç, bundan onur duyarcasına meydan okuyacak kadar tiksinçtir. Elbette bu türden gelişim gösteren utanmazlığın erişeceği kıvam tehdittir. Hem teklifler reddedildiğinde ve lütuf kabilinden sunulanlar değerlendirilmediğinde başka ne umulabilir? Yahut herhangi bir şey umabilmek… Bu dünyada misafir olduğunun farkına varanlar zaten umduğunu değil bulduğunu yemek zorunda kalmanın izafi acı görünen tecrübesini yaşamaktan başka imkân olmadığını öğrenirler. Öğrenmemekte, eğitilmemekte direnmeye yeltenirlerse hisselerine düşen acı kat be kat artar.