Müslüman; hayata ilişkin herhangi bir konuda, hayatın herhangi bir yönünde, kendi kendine karar veremeden önce Allah’ın hükmüne bakmak zorundadır. “Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” (Ahzab, 36).

İslâm; Müslüman olmak isteyenlerin kendisini sadece inanç olarak kabul etmesini ve yalnızca belli ibadetleri yerine getirmelerini, bunun dışındaki işlerde, günlük hayatlarında ise cahiliye rejiminin bünyesinde birer fert olarak kalmasını öngören bir anlayışı asla onaylamaz. Cahiliye sisteminde yaşamaktan rahatsızlık duymayan böyle fertlerin sayıları ne kadar çok olursa olsun, bu anlayış orada İslâm’ın “fiilen var” olduğu anlamına gelmez.

Cahiliye toplumunda yaşamaktan bir rahatsızlık duymayanlar, isteyerek veya istemeyerek, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, dolaylı ya da dolaysız olarak bu rejimi savunacaklar, kendilerinin de karşı olduğu rejimin varlığını tehdit eden etkenleri bertaraf etmek için harekete geçeceklerdir. Çünkü organik bir yapı ister istemez bu görevleri bütün üyelerine yükleyecektir. Yani, “teoride Müslüman fertler” “teoride” yıkmaya çalıştıkları cahiliye toplumunu “pratikte” güçlendirmeye çalışacaklardır. Onun bünyesinde, ona kalıcılık ve süreklilik kazandıran canlı birer hücre işlevini göreceklerdir. Hareketleri; cahiliye toplumunu yıkıp yerine İslami bir toplum kurmak hedefine yönelik olacağına, yeteneklerini, deneyimlerini ve emeklerini cahiliye toplumunun yaşaması ve güçlenmesi için harcayacaklardır.

Bu tehlikeden ötürüdür ki daha ilk andan itibaren Allah Resulü Mekke’de İslâm’ın teorik temeli, yani inanç sistemi (akide) üzerine inşa edilmiş ayrı bir toplum oluşturdu. Bu nedenle de bir fert daha İslâm’a girer girmez, kendisini cahiliye hayatının karşısında, onu tümüyle reddeden bir pratik içerisinde bulurdu.

Sayıları ne kadar çok olursa olsun İslam, bireyleri birbiriyle uyuşan ve yardımlaşan bir toplumun şahsında somutlaşmadığı sürece yalnızca İslam’ın teorik temelini yani akideyi fertlerin gönüllerine yerleştirmekle İslam toplumu gerçekleşmez ve bu gerçekleşmeyince de cahiliyeye karşı mücadele edilemez. Allah Resulü Medine’ye hicretleri sonrası ilk önce Evs ve Hazrec kabilelerini birleştirdi ve sonra da Ensar ile Muhaciri kardeş yaptı. Ardından da tüm dünyaya meydan okuyacak cihat hareketini başlattı. Aynı kıbleye dönse bile birbirinden nefret eden kalplerin bulunduğu bir toplum asla zafere ulaşamaz.

Gerek Mekke’de ve gerekse Medine’nin çevresindeki Bedeviler arasında İslam inancını kabul ettikleri halde, bu inanca dayanan topluma katılmayan ve bu toplumun liderine eksiksiz bir şekilde ve fiilen boyun eğmeyen kimselere rastlanıyordu. Ama bu kimseler Müslüman toplumun üyeleri kabul edilmemişlerdir.

Yüce Allah onlarla Müslüman toplum arasında herhangi bir dostluk bağının oluşmasına müsaade etmemiştir. Çünkü onlar, fiilen İslam toplumuna mensup değildiler. İşte şu hüküm onlar hakkında inmiştir:

“Bunlar, (bu Muhacirler ile Ensar) birbirlerinin velileridirler. Bir kısmının öbürüne velayeti vardır. Birbirine mirasçı olurlar. Birbirlerinin işlerine bakar, düzene koyarlar. İman edip de henüz hicret etmemiş olanlar, şu anda dâr-ı harpte bulunan ve oranın tebaası durumunda olan müminler ise onlar hicret edinceye kadar sizin onlara velayet namına hiçbir şeyiniz yoktur.” (Enfal, 72).

Bunlar birey olarak Müslüman olmakla birlikte biat ve itaat ehli olmadıkları için Müslüman toplumun üyeleri sayılmazlar. Ortada bir inanç bağı vardır, fakat bu bağ, tek başına, Müslüman toplumu bu fertlere karşı sorumlu kılmaz. Çünkü asıl korunması gereken Müslüman toplumun çıkarıdır, hareket stratejisidir ve bunların gerektirdiği ilişkiler ve antlaşmalardır. Öncelikle korunup gözetilmesi gereken bunlardır işte.