BİR ZAMANLAR TÜRKİYE
Ocak 1976’da bir örnek sayı ile “Yoklama” yapan ve Nisan 1976’da haftalık olarak yayın hayatına başlayan, rahmetli Mehmet Şevket Eygi ağabeyin sahip ve başyazarı olduğu “Büyük Gazete”nin, haftanın olaylarının değerlendirildiği orta sayfasından bir haber-yorumu “Bir Zamanlar Türkiye” belgeselimize giriş dokümanı yaptık.
Milattan Sonranın iki binli yıllarına gelirken Muhalif Basını gücü az ve alanı sınırlı düşünülsün de istemeyiz. Çünkü muhalefet denince ilk akla gelen gazeteler ve dergilerdi.
Hatta 1950’de seçimi kaybeden İsmet İnönü’nün, partisinin gazetesi Ulus’u ziyaretinde, sadece iki gazetecinin parti üyesi olmadığını öğrendiğinde, sevincini “Partimizi ve faaliyetlerimizi tenkit edecek ve hatalarımızı bize gösterecek iki gazetecinin olması ne güzel!” şeklindeki bir cümlede ifade etmesi efsane olmuş, “Grogi” durumundaki CHP basınını diriltmişti.
Örnek sayısında “MSP’li kardeşlerim” başlıklı değinmesinde “Bazı hususlarda kardeşler arasındaki müspet mahiyetteki tenkit ve ikazlar, kardeşlik hukukunu ve bağlarını asla zedelemez” inancıyla yola çıktığını beyan eden rahmetli Eygi Ağabeyin, MSP’ne muhalif kanaatiyle yorumlanan tutumundan etkilenmemizi asgari seviyelerde tutmuş ve 40’ıncı sayısına “Mebus maaşlarına zam” adlı mizahi hikayemi vermiştim.
Yıl 1976. “Birinci MC Hükümeti” diye anılacak Demirel kabinesi AP, MSP, CGP ve MHP’nin bir koalisyonu. Erbakan, Feyzioğlu ve Türkeş Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılarıdır.
+++
“HACILAR
Milliyet gazetesinin yazdığına göre bu yıl MSP Genel Başkanı Erbakan ile MHP Genel Başkanı Türkeş hacca gideceklerdir. Türkeş, beraberinde oğlunu da götürecektir. Aynı gazetenin yazdığına bakılırsa Suudi Arabistan hükümetinin Erbakan için özel bir uçak göndermesi beklenmektedir.”
++++
“Milliyet Gazetesi’nin yazdığına göre” girişiyle başlaması, benim üzerimde de emeği olan rahmetli Eygi ağabeyin, muhalifliğinin bir zarif yansımasıdır. Hal buki siyasi istihbaratın merkezindeki bir gazeteci idi.
“Özel uçak” rivayetini vurgusu ise, o günlerde “Renksiz basın” sıfatıyla anılan ve kışkırtıcı ajanların yatağı kartel gazetelerinin, “Erbakan-Arabistan” ilişkili haberlerinden bir yansıma olsa gerek.
+++
“TÜRKEŞ HACI OLDU
MHP Genel Başkanı ve Başvekil Yardımcısı Alparslan Türkeş hacdan dönmüştür. Basına verdiği beyanatta Türkeş, hacca özel olarak gittiğini ve bütün masraflarını kendi cebinden ödediğini bildirmiştir.
Alparslan Türkeş’i ve hacca giden diğer devlet ve hükümet erkânımızı tebrik eder, ‘Allah kabul etsin’ deriz.”
+++
İlk haberden yaklaşık yirmi gün sonra Aralık-1976 sayısındaki dönüş haberi, görüldüğü gibi özel olarak gittiği vurgulanan Türkeş’e özeldir.
“Ve bütün masraflarını kendi cebinden ödediğini bildirmiştir” cümlesinin, bir önceki haberin “özel uçak” kısmı ile mukayese maksatlı olmadığına da inanılsın. Zira Hacı Türkeş’in tavrının takdiri ve alkışlanmasıdır burada anlatılan.
Davetçi ülkenin özel uçakla getirme-gönderme yapmasının, misafirperverlikle açıklanamayacağı söz konusu olmayacağından ve rahmetli Erbakan hocamıza saygıya dayandığından, sadece Türkeş’in dönüşü haberleştirildi sanıyoruz. Zaten biz de bu Hac haberinin Türkeş’le ilgili kısmını çok önemsedik ve özellikle hatırlansın istedik.
MHP yöneticilerinden Semih Yalçın’ın medya hesabından, kamuoyunun bilgisine arz ettiği, “Parti içinde devam eden bir inceleme mucibince” gerekçeli notunda adı geçen ve bazı medya organlarında “Bahçeli’nin kaçak altın getirilmesini duyduğunu ve tasvip etmediği için istifaların istendiği” tevatür rivayetlerin yazılması, bizim Türkeş’in hac haberini hatırlatmamızla asla ilişkilendirilmemelidir.
Hem zaten Sayın Adalet Bakanı da Dubai’den geldikleri söylenen ve partilerine kanlarının son damlasına kadar bağlı olduklarını söyleyen MHP’nin üç milletvekili ile ilgili bir soruya, “Yargımıza intikal etmiş bu konuda bir adli soruşturma söz konusu değil” cevabını vermiştir.
Biz bu “Hac” hatırlatmasını, Demirel hükümetinde görev alan iki parti liderinin birbirini iyi, güzel, doğru etkilemesine dikkatleri çekerek, “Bir hükümetin başbakan yardımcısı (hatta bakanları) diğer başbakan yardımcısından (hatta diğer bakanlardan) belli olur, kaidesinin yaşandığı günlere hasretimizden de yapmadık.
Çünkü Milli Görüş bağlıları olarak bizim, “O gün öyle, bugün böyle” ya da “O koalisyonlarda öyle, bu ittifaklarda böyle” dedirtmek gibi bir problemimiz, bir meselemiz de yoktur.
Rahmetli Eygi ağabey gibi bitirelim sözü: Hacca giden devlet ve hükümet erkamını tebrik eder, “Allah kabul etsin” deriz.
‘’ÇANAKKALE ACI İLAÇ’’
“Arıburnu cephesinde Mustafa Kemal komutasında dokuz alay, Seddülbahir cephesinde beş alay toplandı. İstanbul’dan iki tümen daha gelmekteydi.”
“Bu kocaman savaş alanında elbette subaylar, neferler, sıhhiye ekibi, istihkamcılar bulunuyordu. Tabur imamları ellerinde Kur’an, oradan oraya koşturuyorlardı.”
“Türk tarafı cephane harcamaktan kaçınıyordu. Yılbaşında, İstanbul’da topçu cephanesi yapan bir fabrika kuruldu. Fakat bunun yardımı sınırlıydı.”
“Bir ateş açtılar üzerimize, Soğandere’de belimden ve bacağımdan yaralandım. Kurşunla... Çalı dibinde doktor yaralarımı sardı, sipere geldim gene.”
“Hep pamuk ve sağrı bazı sıkıntısı çekilmişti. Sıhhiye personeli bitap düşmüştü. Hatta bazı sıhhiye bölükleri, cephedeki yaralılara zamanında müdahale edebilmek için ateş hattına kadar sokulmak zorunda kalmışlardı.”
“Osmanlı Ordu Komutanı Liman Van Sanders, o gece Suvla–Anafartalar Birleşik Cephe Komutanlığına 19. Tümen’in Komutanı Mustafa Kemal’i tayin etti. Araziyi çok iyi bilen, üç aydan beri orada gece–gündüz savaşmış bir asker... Sabaha karşı yeni görev aldığı bölgeye at sırtında, bir kaç saat önce ulaşmıştı. Sabah saldırı başladı. İngiliz birliklerinin pek çok subayı öldü, tugay ve tabur karargahları yok edildi, askerleri darmadağın oldu.”
“Ağustos ayının sonlarına doğru, birkaç gün içinde 500 vakaya ulaşan dizanteri salgını ortaya çıktı. Hastalığa yakalanmış bir alayın tümüne, bol miktarda killi toprak yedirerek önlemeyi başardım.”
“Yapabildiğimiz tek şey ağır yaralıların dilinin altına morfin tableti koymaktı. Sedyeciler yorgunluktan yere yıkılıyorlardı. Bazıları vuruldu.”
“Gelibolu Yarımadası’nın toprağı, şans eseri olarak, gazlı gangrene yol açan bakteriler barındırmıyordu.”
NOT: Deva İlaç Firması’nın belgesel fotoğraflarla donanmış ‘’Çanakkale Acı İlaç’’ kitabından aldık kahramanların bu anlattıklarını.
“Hayır Hasan Çavuş, bize kimse dayak atamaz.”
1957 yılından önce neşrettiği “Serdengeçti” mecmualarındaki “Gülünç Hakikatler” fıkralarını kitaplaştırmış, Milli Gazete’mizin yazarlarından rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti. (1957) İkinci baskının neden 1965 yılında yapıldığı sorusuna cevabı ise, “Uzun bir hikâyedir” der. Aşağıda okuduğunuz bu anı ikinci baskıdan aynen alınmıştır. Çanakkale, Anafartalar ve Mustafa Kemal ve hatta Hasan Çavuş hakkında bilgilenmek isteyenlere sunalım istedik.
ATATÜRK VE HASAN ÇAVUŞ
Konya cezaevinin gardiyan odasında ziyaretimize gelen arkadaşlarımızla konuşuyorduk. Kapıdan saçları ağarmış, fakat bakışları ve gözleri canlı, takriben 50-55 yaşlarında bir adam girdi. Bana takdim ettiler.
Anafartalarda Atatürk’ün maiyetinde çalışmış, meşhur Şanlı Hasan çavuş. Müşerref olduk. Biz daha evvel arkadaşlarla içki üzerine konuşuyorduk. Hasan Çavuş ne konuştuğumuzun farkına vardı. Sözü Atatürk’ün üzerine getirerek: “Kemal Paşa da içerdi, fakat iyi adamdı” diye söze başladı. “Harbi umumide Çanakkale’de Anafartalar’da idi. M. Kemal Paşa da kumandanımız. Amma o zaman miralaydı. Büyük bir muharebe oldu. Geceli gündüzlü çetin bir mücadeleden sonra küffarı hak ile yeksan ettik! Denize döktük. İşte tam o sıralarda bizim tabur kumandanı yanıma gelerek “Seninkine bak!” dedi. Baktım, Mustafa Kemal biraz ilerde topun üzerine çıkmış boyuna içiyor. Tabur kumandanına “Biz gâvurlarla uğraşıyoruz; bu adam gâvur gibi içiyor” dedim. Tabur kumandanı gitmiş, Mustafa Kemal’e dediklerimi aynen söylemiş. Kemal Paşa beni çağırttı. “Ulan Hasan Çavuş, dedi, rakıyı kimler içer?” Ben, “Sizin gibi muzaffer kumandanlar” dedim. Olmadı. Tekrar sordu. “Rakıyı kimler içer?” Artık dayanamadım. “Gâvurlar, efendim!” dedim. Rahmetli güldü. “Mataradan bir bardağa rakı doldurarak: “İç, ulan Hasan Çavuş şunu” dedi. “Ben içmem efendim, ben şehit olacağım” dediysem de kâr etmedi, zorla içirdi. Boğazım yandı, midem bulandı; başım döndü. Fakat az sonra benim de keyfim gelmiye başladı. Coşuverdim. Sıçradım topun üstüne oturdum. Mustafa Kemal’in yanına ayak ayak üzerine attım; ben de oldum bir Anafartalar Kumandanı. Kemal Paşa elini dizime vurarak: “Söyle bakalım arslan çavuşum şimdi. Düşmanı denize döktük. Parmağı ile düşman donanmasını göstererek: Şu karşımızdaki zırhlılar ne duruyor? Bizi burada görmüyorlar mı?” Bu söz üzerine yere atladım: “Emret kumandanım; ben tek başıma bütün o zırhlıları deve çeker gibi çeker gelirim buraya” demişim. Kemal Paşa öyle bir gülmüş ki! Neyse sözü uzatmıyalım. Emretmiş! “Hasan Çavuşu yatırın yerine, istirahat etsin!” Beni çadırıma götürmüşler.
Fakat bana bir hal oldu. Sanki dayak yemişim. Sabah kalktığım zaman arkadaşlara: “Yahu bu gece bana dayak mı attınız?” diye söylenip dururken “Seni kumandan çağırıyor” dediler. Kılığı, kıyafeti düzelterek hemen Kemal Paşa’nın karargâhına gittim. Çadırına girdim. Çadırın içinde iki kötü sandalya ve boşalmış mermi sandıkları vardı.
Anafartalar kumandanı beni görünce güldü: “Nasılsın Hasan Çavuş” dedi. “İyiyim efendim ama, dedim; bu gece bana bir şey olmuş?”
“Ne olmuş?”
“Vallahi efendim, dayak yemiş gibiyim, vücudum çok kırgın...” Paşa: “Hayır Hasan Çavuş bize kimse dayak atamaz. Sen hani dün düşman zırhlılarını zincirlerinden tutup tek başına çekmiş gelmiştin ya... İşte yorgunluğun ondan...” Gülüştük. Bana kahve ikram etti: “Al bakalım bunu da Müslümanlar içer” dedi. Çanakkale’nin şanlı Hasan Çavuş’u bir ah çekti: Ne günlerdi o günler!”
Ve son sözü ilk sözü oldu: “Kemal Paşa içerdi ama iyi adamdı.”