“Ana muhalefet partisi CHP, FETÖ’ye karşı yürütülen mücadeleyi istismar etmek ve 15 Temmuz’da darbe girişiminin hedefi olan Ak Parti’yi zan altında bırakmak için yine ‘siyasi ayak’ propagandasını raftan indirdi. (Yeni Şafak – 14 Ocak 2020 – FETÖ CHP’nin eseri)
Gündemine bu girişi yapmış Yeni Şafak gazetesi. İktidar yanlısıdır, istediğini yazabilir genel kanaatinden biz de haberliyiz. Dolayısıyla bu tür gündem yazmaları, “Halleri”ni tartışmaya açacağından tarihe bir daha not düşeceğimiz için memnun oluruz.. Cümleyi tekrar okuyoruz.
“FETÖ’ye karşı yürütülen mücadeleyi istismar etmek.”
Neyi istismar etmek? Mücadeleyi. Hangi mücadeleyi? Yürütülen mücadeleyi. Kime karşı yürütülüyor o mücadele? FETÖ’ye karşı.
Her şey böyle gayet açık ve net ise, şu sorunun vakti gelmiştir.
FETÖ’ye karşı yürütülen mücadele istismar ediliyorsa, neden istismar edilmeyecek bir mücadele yapılmıyor?
“15 Temmuz’da darbe girişiminin hedefi olan Ak Parti’yi…”
15 Temmuz’da Bolu tünellerinde güvenliği sağlanan Başbakan Binali Yıldırım’ın bir kaç hafta önce 251 şehidi anmadan, “Ben kalkışma var dediğim için başarıya ulaşamadılar” yorumuna ve değerlendirmesine arka çıkmanın ve resmiyete dökmenin bir tescilidir yandaş medyanın bu savunma cümlesi.
Hem de 251 şehidin hatırasına saygısız bir tavrı işaret eden bu cümle, 15 Temmuz zaferine de bir gölge şalı atmaktadır.
Hedefte vatan vardı! 251 şehid vatan müdafası için çıkmıştılar caddelere, köprülere, meydanlara, Meclis önüne.
Saniye saniye kayıtlara geçmiş bu şehadet mücadelesini bugün AK parti üstünden anlatmaya duranlar, AK parti binalarını koruyorlarken mi diyecekler yarın? Ve yarın Ak parti belediye başkanlarının görevden alınmalarını, hedefte olduklarından diye mi açıklayacaklar?
“Ak parti’yi zan altında bırakmak için yine ‘siyasi ayak’ propagandasını raftan indirdi.”
Niçin “yine”? Zan altında bırakmak için…
“Yine” yapılan ne? “Siyasi ayak” propagandasının raftan inmesi…
Rafta durduğu kabul edildiğine göre, sonuçlanmadığını ve sonuçlanmayı beklediğini itiraf değil mi bu?
“Zan”dan uzak durmak isteyenler, rafları boşaltmamışlarsa, raflar taşıyamaz olup yıkıldıklarında da raftan inmiş olmayacak mıdır?
Bu izahların ve analizlerin sebebi şu imiş: “CHP, FETÖ’nün siyasi ayağının ortaya çıkarılması için TBMM’de Araştırma Komisyonu Kurulmasını talep etti.” Suçlamanın bir demokratik talep üzerinden yapılması da yanaşma medyalığın marifetlerindendir.
İşte bu yanaşma medya “siyasi ayak” tamlamasının artık politika gündeminden düşmesini isterken ve bu isteğini gerçekleştirmek uğruna devletin son 70 yılının dosyalarında evrak aramaya çalışırken, ittifakçı partinin Genel Başkanı Bahçeli bey demesin mi: “Bulamıyorsanız, bize yetki verin; biz buluruz!”
Bahçeli beyin sabrını dahi zorlayan siyasi ayak bulunacak bir uzaklıkta duradursun, biz Yeni Şafak’ın araştırmalarıyla aydınlanmamızı sürdürelim.
İlk belgeeri 27 Mayıs’cılardan tabii senator Şükran Özkaya’nın arşivindeymiş. “Yasadışı faaliyetlerde bulunmak”la suçlanan F.Gülen’in, bulunduğu yerlerde istihbaratçılık yaptığının senatoca kabuluymüş. Tarih 1965 Eylül’ü.
Bir istihbaratçı, yasadaşı faaliyetlerde bulundukları sanılan nurcuları mı takip eder, yoksa bizzat kendi mi yasa dışı faaliyetlerde bulunur? Sorusunun önemsenmemesine dikkat çekerken bir soruyu daha cevap bekler buluruz.. Neden senatonun resmi kayıtlarında değil itibar edilen evrak ve neden bir ihtilalcinin dosyasında çıkıyor?
İkinci belgenin tarihi Mart 1958. CHP Gençlik kollarının Divan otelindeki bir çayına davet edilmiş F.Gülen. Nereden tanıyorlarsa? Zata mahsus bir çay davetiyesini o günden beri kim, neresinde tutmuştur, bilinmiyor. Bilinen sayın diye başlayan boşluğa Fettullah Gülen adının yazılı olması.
Üçüncü belge ise Mart 1967 tarihlidir ve isim yerinde M.Fettullah Gülen yazmaktadır.
CHP’nin İzmir teşkilatına 5000 lira bağışlandığını gösteren bu makbuzu bulmak için bir yanaşma gazeteci kaç on yılın kaç bin bağış dosyasını karıştırmıştır CHP’nin? Doğrusu takdire şayan bir araştırmacı gazeteciliktir bu, benzeri de yoktur.
Aynı tarihte mason derneğine de üye olduğu tesbit edilen F.G.’nin, 1974’e kadar 21 toplantıya iştiraki de öğrenilmiş. Yani belgeleri bizzat Yeni Şafak’ta imiş.
Yıllardır F.G.’nin geçmişine katılan karanlıklarla onun yenilmesi zor bir hain, bir düşman kılıfına sokan yanaşma medyacılara bir sorumuz olacak şimdi.
FETÖ, kartel medyası ile ortaklık kurarak Türkiye Cumhuriyeti’nin meşru hükumeti Refahyol koalisyonu’na “Gitsinler” derken ve emniyet artı solcu güçlerle bir olup operasyonlar çekerken, neden kim olduğunu ve nerelerde ne zaman görev aldığını araştırmak, öğrenmek istemediniz? Yaşınız mı küçük geliyordu, yoksa sizler de bir hesap içinde mi idiniz?
Desteklediğiniz ve bugün FETÖ’nünyegane hedefiydi algısına yattığınız AKP yetkilileri bankalarının açılışlarında ve ahir zaman gazetelerinin yaş günlerinde yan yana otururlarken veya AKP bakanları ve milletvekilleri buldukları her fırsatta F.G.’yi överlerken ya da onu övmek için fırsat yaratırlarken, neden araştırmak bu mektep görmemiş vaiz müsveddesinin kimliğini öğrenmek istemediniz? Yoksa 28 Şubat tarihi sizin de hayallerinizin başladığı bir tarih mi idi?
Bir gün bu sorulara vereceğiniz cevabınızı okuruz umudumuz hep olacaktır.
ÖLEN HOCA, KALAN HOCA TİCARETE DALAN HOCA
Ak parti iktidarının günahlarını örtbas etmek için yandaş hocalar sınıfı oluştu.”
21 Ocak 2020 tarihinde TV 5’te yayınlanan “Buyrun Başlıyoruz” programında bu tesbiti yapan Genel Yayın Yönetmenimiz Mustafa Kurdaş, kanaat önderleri de dediğimiz “Hoca”ların son günlerde çok tartışılmasına üzüntülerini de belirtti.
“Camiamızda da hocalara ilişkin sosyal medyada ağır ithamlara varan yazılara üzülüyoruz. O cübbenin temsil ettiği, giyen kişi değil. O sanığın temsil ettiği onu giyen kişi değil, İslamdır.”
Hoca, imam, muezzin gibi kelimelerimizle ve kutsallarımızla yapılan mizaha, istihzaya, alaya karşı duran yazıların kalesi DYB sayfasında, ne yazık ki bugün yandaşlık uğruna hadlerinden fazla malzeme olmayı şiar edinmişleri mevzuu edeceğiz bir daha.
Bazı iddiaları ve iftiralarını temelden red adına ünlülük sıfatını “şüpheli” kelimesinin çağrışımına sokarak, cübbesini hariç tutmak istediğimiz ünlü bir vaizden söz edeceğimiz anlaşılmalıdır bir daha dememizden.
AKP iktidarı günlerindeki bir FETÖ icraatı dolayısıyla Silivri Cezaevinde ikamet etmek zorunda kalan ve o günlerini, “AKP’den hiç ziyaretçim olmazken CHP’liler yokladılar ve ilaçlarımı temin ettiler” hüznünü, konuk olduğu tv kanallarında sitemkar bir dille anlatan ve bizim şimdi yine “şüpheli” diyeceğimiz vaiz bey, koğuş arkadaşına da dikkat çekmişti.
“Bana sürekli baktı” dediği haham koğuşdaşını niçin ona arkadaş ettiklerini bir türlü anlamayan şüpheli vaiz bey, aynı gün onun da taburcu olmasına çok şaşırdığını da vurgulamıştı.
Silivri sonrasındaki hayatında ticari kabiliyetiyle ve bilhassa kefen pazarlamasıyla kendini hep gündemde tutan şüpheli vaiz beyi bugün konu etmemizin sebebi, ne AKP ünlüleriyle giriştiği damat yarıştırmasıdır, ne de sınır tanımadan yaptığı yanlış politik yorumlardır.
Silivri öncesi ve Silivri sonrası sosyolojik olarak incelenmelidir kanaatine yaklaştığımızda, miladın İsmailağa’daki cinayetler olabileceği ihtimalini de göz ardı edemedik.
Hürriyet gazetesi 24.10.2006 tarihinde yazmış bu ihtimali. Üstelik açık açık sorular eşliğinde.
17 Mayıs 1998’de cami içinde şehid edilen Hızır Ali Muratoğlu ve 03 Eylül 2006’da yine camide ders yapılırken şehid edilen Bayram Ali Öztürk cinayetleriyle söz konusu ettiğimiz kişinin “acaba” lı sorular eşliğinde ilişkilendirilmesini tasvip de etmeyiz, aklımıza da düşürmeyiz.
Lakin, cinayetleri planlayan ve kan döktüren şebekenin uzun vadeli bir planının olduğuna inanırız. Şehid edilen hocaların yerinin geçen zaman içinde doldurulamadığı da gözönünde bulundurulursa, bugün geldiğimiz noktanın o şebekenin planı dahilindeki bir yer olduğunu düşünmemiz yanlış olmaz.
Sosyal medya yazışmalarında yanlış, hatalı ve gereksiz ithamların, kanıların ve aldanmışlıkların, dolaştırılmasına bir karşı duruş olsun istediğimiz bu yazımızla umarız “şüpheli” kişilerin şüpheli iddialarına kulak asmayız ve üzüntülerimizi çoğaltmayız.
Oyunları, tuzakları bir gün bozulacaktır!
İÇİNDE BOMBA OLAN YAZI
24 Ocak 1993. Uğur Mumcu’nun katledildiği gün. Nelerin öncesindeki bir tarihtir bu? Sorusuna cevap aransa idi, neden hedef olduğu bugün herkesçe açık ve net bilinecekti. Bu ise barışık insanların adil ve demokratik Türkiye’de yaşıyor olması demekti son çeyrek asrımızıda.
Cinayetin hemen sonrasında Amerika’dan ses veren Özal’ın, “Bu tür provokasyonlarda fail genellikle yakalanamaz” demesini canilere cesaret aşısı saymasak da, memuru olduğu Türkiye’yi, katil yakalayamayan bir devlet sınıfında bilmesinin itirafı sayacağız.
Uğur Mumcu’nun itirazları da bu noktalardan başlıyordu. Nelerin öncesindeki bir tarihtir sorusunun doğru cevabına geldiğimizde şu iki şık çıkar karşımıza.
Refah Partisi’nin iktidarından önceki tarihtir.
28 Şubat darbesinden önceki tarihtir.
Uğur Mumcu’nun yazılarından, tavrından ve duruşundan haberli olanlar, rahatça şu iddialarını seslendirebilirler: Türkiye, RP iktidarına hazır olur, 28 Şubat akıllara bile düşmezdi.
Bir istihbarat uzmanının bu siyasi cinayet sonrası tv kanallarında seslendirdiği “Kimin kârlı çıktığına ve neyin engellendiğine bakmak lazım” tezinin güçlülüğünde yaklaşırsak Uğur Mumcu cinayetine, onunla birlikteydik, onun yanındaydık diyen hiç kimsenin, cinayet ertesi “Cinayeti kimin işlediği ortaya çıkar” diyen Demirel’e ve “Vahşice işlenen bu cinayetin sorumlularını ortaya çıkaracağız” diyen İnönü’ye devletin en yüksek makamlarını işgal ettikleri günlerde dahi “Hani failler” sorusunu yöneltmemiş olmalarına takılıp kalmaz mıyız haklı olarak. Fadime Şahin, Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı arkasında kolay solculuk yaptıklarına da şahit olmuşsak hem de.
Cinayet gününü hatırlıyorum. Tüm tv kanallarının şaşkınlık yaşamadan ve donanımları tam olarak isyanvari bir yayına hep birden geçmelerini görmüş fakat bir mana verememiştim. Sanki gizli bir el, onlara, büyük bir olayın olacağını ve duyduklarında hemen harekete geçmeleri emrini vermiş gibiydi. Yapılan yayınlar üzüntülü hallerden ziyade bir hınç büyütme tonundaydı.
O hafta bu sayfalarda hikayesini yazmıştım Uğur Mumcu cinayetinin. Faillerinin bulunmayacağını ve sorumluların olaya bakış açılarının TRT tv’si karakterinde olduğunu vurgulamıştım. Kanaatim değişmedi. “İhtilali Önleme Derneği” kitabımdaki “İçinde Bomba Olan Yazı” adlı hikayemizin son kısmı, bir daha okunsun isteriz.
Elimde sönmüş lamba, ben de yöneldim sokağın başına doğru. İşte tam o sırada, yani ben bir apartmanın ordan geçerken, arabasıyla gelen biri, çöp kovalarını devirerek durdu.
- Katil!
Yanımda yürüyen eli sönmüş mumlu kadın, yavaşça böyle demişti. Döndüm adama baktım. Demek ki katiller ellerini kollarını sallaya sallaya değil de, arabalarıyla çöp kovalarını devire devire dolaşıyorlardı. Kadının katil dediği, elinde iki tavukla inerken arabadan.
- Cafer! Diye bağırdı.
Cafer, katille adamları arasında bir parola mıydı? Herkes yürüyüp giderken ben dikilip kalmıştım orda. Üçüncü katın açılan penceresinden, ağzı sigaralı saçı sakalı birbirine karışmış bir baş uzandı. Günlerdir saklanmak zorunda olduğu nasıl da belli. Cafer bu olmalıydı herhalde.
- Duydun mu? Bizim sokakta bir yazar bombalandı.
- Bombalanır sayın abicim! Vatandaş yaşasın!
Hiçbir şey anlamadım, penceredeki Manisa tarzanı kılıklı herifle, eli tavuklu adamın konuşmasından. Eli tavuklu adam hâlâ,
- Cafer! Diye bağırırken, yanımdan geçenlerin yorumu aydınlattı beni.
- Devlet televizyonu bu, boru değil. Baksana milleti nasıl da eğitmiş.
SON TANIKLAR GİDERKEN
1974 Eylül’ünün son günleri. Yer: Bülent Ecevit’in evi. Konu: CHP’nin çok yakındaki iktidar günlerinde yapılacak halkçı icraatlar vesaire.
Birkaç gün öncenin Başbakanı Ecevit, Milliyet Gazetesi’nin başını çektiği ortaksız CHP iktidarı isteyen çağdaş solcuların yönlendirmesiyle istifa dilekçesini Korutürk’e vermiş ve tarihe, hayatının kısalığına rağmen koalisyon hükümetlerinin en başarılısı ve şanlısı olarak geçecek MSP-CHP Koalisyonu’na nokta koymuştu.
MSP’nin Türkiye olma yolundaki ilerlemesini önlemek ve Türkiye’nin suyun öte yakasından yapılan atamalarla yönetilemeyeceği ihtimalini gündemden çıkarmak maksadındakilerin başarısıydı aslında MSP-CHP Koalisyonu’nun bozulması. Ecevit ve çevresi ise, 1950’den sonra devletten uzak kalmasına çareyi ihtilal hükümetlerinde tatmin arayan CHP’ye yol açılması sanıyorlardı, bu istifa kaçışını.
Erken seçime gitmek, açık farkla birinci parti olmak ve çoğunluk sağladıkları Meclis’te yeni bir hükümet kurmak... Tartışmaları bu iştah ve hayal üzereydi, koalisyonun başarılarını kendilerinden sanan CHP’lilerin. Halka sunacakları “Köykent” söyleminden başka ellerinde ve dillerinde hiç bir plan program olmasa da...
Tartışmaların son cümlesini odadaki bir kadın söyler. Yahut toplantı onun söylediklerinden sonra biter ve dağılırlar.
“Rahşan Ecevit doğru tespiti yapmış ve bizi uyarmıştı” diye başlayacaktı yıllar sonra Turan Güneş. “Ya onlar seçime gitmezler ve kendi aralarında bir koalisyon hükümeti kururlarsa... Bu kısa hükümet tecrübesinden sonra muhalefet yapmak zor gelir ve başaramazsanız...”
Rahşan Ecevit’in o gece bu minvalde söylediklerini gereği kadar değerlendiremeyen Turan Güneş’in pişmanlığını veya “Bize millet muhalefet görevi verdi” diyen Demirel’in, MSP’ninkondisyonunu gördükten sonra MC’leri kurmaya can atmasını hiç tartışmaya açmayanlar bugün, o Rahşan Ecevit’i yazacak bir kaç kelime bulamıyorlar. Halbuki onun, hayallerini yansıttığı bir de partisi vardı. Hem de aylardır kuruldu, kurulacak dedikodularıyla beslenip canlandırılmaya çalışılan konfeksiyon partilerinden daha gerçek.