“Vicdani sorumluluğumuz gereği olarak belirtmek gerekir ki, F.G. belki de son 1000 yılın en büyük Türk büyüklerinden birisidir. Yeryüzünün her köşesinde Türklüğe yaptığı büyük hizmetleri kendi gözlerimle ve hayranlıkla gördüm. Onun ve arkadaşlarını tehdit gibi görenler, bu vatana hamasi laflardan başka hangi yeryüzü başarısını tattırdılar ki? Ona düşmanlık edenlerin utanması …. gerekir.” (20 Aralık 2009)
“F.G. kendi ülkesinde, kendi vatandaşlarının bir kısmı tarafından hala tehlikeli, zararlı, tehdit edici bulunuyor.” (28 Ocak 2011)
AKP hükumetinin her atamasından sonra, muhalif basının gündeme taşıdığı atanan yakınlarının geçmişlerinde düştükleri kayıtlar, oyun kurdukları sahalardaki ayak hareketleri ve kafa izleri, yanmış ciğerlerinden ve bağırlarından söyledikleri özlem türküleri, eserimdir diye öğündüklerinin altına attıkları imzaları bir bir dökülüyor caddelere, sokaklara ve yüksek kaldırımlara..
Okuduklarınız da onlardan biridir işte.
Bir gazetede gösterilen yere yazma izni verilmiş ünlü ve koca Türklerden birinin, o günlerde ve sonrasında, gördüğü ve yaşadığı ikramları da kısaca not ederek, bir zihniyetin analizini ve tanıtımını yapmak istiyoruz.
İlk paragrafta ikramı bizzat kendisi itiraf ediyor. Detay vermese, ayrıntılara girmese de el kesesinden “seyyah” olmasını açıklamakta bir beis görmüyor.
“Yeryüzünün her köşesinde Türklüğe yaptığı büyük hizmetleri kendi gözlerimle ve hayranlıkla gördüm.”
Dünya yuvarlaktır, köşesi yoktur ama kahramanımız beş kıtadaki her uğrak yerinde köşeyi dönmüş hissine kapıldığından böyle tanımlıyor olmalı.
Bizzat ve şahsen canlı olarak gittim ve gördüm diyor kahraman…Övdüğünün yakınlarına, büyüklerinizin bana muamelesi böyle; sizler de saygıda ve reklamda kusur etmeyin, mesajını yükleyerek...
İşadamlarını “gaza getirmek” ve himmetlerini zimmetlerine geçirmek amaçlı promosyonlarla ve organizasyonlarla anlaşmalı, sözleşmeli ve mukaveleli olarak gittim, açıklamasında bulunmamasını, kendisine esrarlı bir görüntü vermek istemesine bağlayın ve hoş görün.
Fakat “Gaza getirmek” icraatlarını, hiç kimse, lügatlerimizdeki “İslamı korumak ve yaymak amaçlı ve müslüman olmayanlarla..” tanımındaki “Gazâ” ile karıştırmasın.
Hani şairlerimizin “Gittim, yiğitçe döğüştüm gaza meydanlarında / Ne tak-ı zaferler istedim, ne taç…” (YBB) mısralarıyla anlattıkları “Gaza”nın müslümanlara mahsusluğunu kırmak yahut aşındırmak için “Vur saza, bas gaza” yaşantılarına zorlamıştılar ya çocuklarımızı.. Bu durumları benzer sayın, kahramanımızın paradan hiç bahsetmemesine rağmen..
“Türklüğe yaptığı büyük hizmetleri..”
Kastedilen nedir, Türklük denilerek..
Türklere denseydi, bir milletin fertleri gelirdi aklımıza. Türkiye’ye denseydi ülkemizin kültürüne, sosyal hayatına ve ekonomisine katkı yapmayı anlayacaktık.
Bir soru da şöyle sorulabilir: Türklük, yeryüzü köşelerinde gözle görülen ve hayran olunan hizmetlere ihtiyacı olan bir şey midir veya var sayılan eksikliği böyle mi tamamlanacaktır.
“Son 1000 yılın en büyük Türk büyüklerinden birisidir.”
Mübalağa sanatlı olmak iddiasındaki bu cümleyi okuyan herkesin aklına, resmi şairlerimizden Cahit Külebi’nin “Sana borçluyuz ta derinden” şiiri gelmez mi? Gelir, gelir.. O kabulü zorlananlara, işte size uygun görülen malzeme bu, şartlanmasıyla gelir hem de.. Kahramanımızın kendini abartarak başlaması ise yazısına, üstünlüğüne inanmaya zorlamaktır kendini.
“Vicdani sorumluluğumun gereği olarak..”
Sizler de gülmeyin şimdi. Zira 2009 yılının Aralık’ında bu yazıyı okuyan hiç kimse gülmemiş, özellikle hükumeti kanadından ya da paçalarından tutanların akılları, kandırılıyor olmaktan uzak tutulmuştu.
Elbette bir bu kahraman değildi, kollandığı, bacaklandığı yahut ellendiği için bu nameleri yazan.. Belki de kafalandıkları için yazmak mecburiyetinde kalmışlardı.
Hem bizim de analizimize esas konu yapmak istediğimiz yer buralar değil.
Utanmaları istenenleri, yeryüzü başarısı tattıramayanları, övdüklerini hain gibi görenleri dert edinecek satırlara ihtiyacımız var.
“Tehdit gibi görenler…”
Muhalifler, karşı çıkanlar, aykırı duranlar, istemeyenler gibi kelimelerin yeterli bulunmamasını da anlatır bu kabul edilmiş “Tehdit”lik..
Tehdit, güzel Türkçemizde bir çatışmayı, bir garezi, bir kini, bir gözdağını çağrıştırıyorsa, endişelenenleri ve rahatsızları suçlamak, hakkın etki gücünü kırmak niyetini taşır.
Hamasi laflar, nutuklar üretmek...
Bir başarı tattıramamak... Bir tehdidin varlığını sezmeyi, bilmeyi, görmeyi engelleyecek bir eksikliğimidir insanların?
Başarı ama, Türkiye’deki başarı yetmez. Yeryüzü başarısı vurgusunu boşuna mı yaptı kahramanımız? Hayır! Çünkü karşılığını yeryüzünü, köşelerine kadar görmekle ve dahası ile almış olmalıdır.
Kahramanımız kimdir sorusuna geldiğinizde, onu anlatırken, niçin hiç “tehdit görenleri” “tehdit edicileri” bulup “neden” diye sormadığını da sorgulayacağız.
İnternet biyografisinde 54. Hükümet Başbakanı başdanışmanı olduğunu yazdırmışsa da, kastedilen Başbakan yardımcısı T. Çiller’in danışmanlığıdır. Rahmetli Hoca’mızın böyle bir yükten uzak olduğunu belirttikten sonra, şu sorunun sorulması bir mecburiyettir.
Türklüğe büyük hizmet yaptıkları iddia edilenlere, devlet çapında yegane itirazın RP lideri ve Başbakan Erbakan’dan ve partisinden geldiğini, bir danışman bilmiyor ve ilk kaynaktan öğrenmeyi istemiyor olamayacağına göre...
İnsanın aklına, 1000 yılın büyüğü yazılarına o zamanlardan mı hazırlandı acaba sorusunun gelmesini, “Onu Amerika 70’de keşfetmiş” uçurmalarına ve üfürmelerine katkı sağlamamak için engellesek de...
Üstelik vatan derdindekilerin, millet derdindekilerin ve kandırılmaya müsait olmayanların hep suçlandığı kahramanımızın yazılarında, ilk hedefin, çok tuttuk kendimizi ama artık yazalım, devletin FETÖ dediğini, Devletin başında görmek, göstermek olduğu da dikkatlerden kaçmamalıdır.
“Kendi ülkesinde, kendi vatandaşlarının bir kısmı tarafından...”
Ülke onun, vatandaşlar onun...
“Bir kısmı” yani sayıları önemsenmeyenler... yani 0,7’ler, 1,4’ler
15 Temmuz tarihinde AKP milletvekili sıfatı taşıyan ve bugünlerde vali eşi de olan kahramanımızın, ikramlara ve ödüllere layık olması bizi neden ilgilendirsin?
Değil mi?
İtirafları manifestolarıdır
Gazetelerin haber verme tekniklerinde yaptıkları yasal düzenlemelere bu yazımızda bizde uyalım ve bahis mevzuu ettiğimiz kişi, şahıs, fert ve politika insanlarını baş harfleriyle yazmaya çalışalım. İsteyen bunu, büyüklerimizin bir anekdot, bir kıssa anlatmaya durduklarında, “İsmi lazım değil” vurgusu yaparak söze başlamalarına eşdeğer saysın. Mahzuru yoktur.
VIP salonlarındaki yaşantılarının akisleri medya organlarına yayılan ve eski milletvekili sıfatı taşıyan bir AKP insanı hâlâ kendini gündemde tutma başarısını sürdürüyor.
Mecburen biz de devam edeceğiz geçen haftadan başladığımız düzeltmelerimize, izahlarımıza...
“FETÖ’cülerden korkmayız ama bir şeyden korkarız, partimize davamıza zarar vermekten korkarız.”
Politikacı insanlarımızdan M.M. böyle demiş. İnsanın, hâlâ mı diyesi geliyor. Milletin 3 Temmuz’da ve 15 Temmuz’da korkmadığını göstermesi yetmiyor mu da, telkinde bulunup duruyorsunuz kendinize ikide bir.
Devamında ise en zayıf göründükleri yerlerini bir daha anlatmış oluyor sayın M.M.
“Partimize, davamıza zarar vermekten...”
Parti eşittir vatan, dava eşittir Türkiye olamayacağına göre, ki siyaset mezarlığı davası olduğunu iddia eden partilerle doludur, buradaki itirafta “zarar” kelimesinin üstünde durmak gerek...
Zarar vermekten korkmak, zarar veririm korkusuyla yaşamak... Öncelikle zarar verici olmayı, zarar vericiliğe ayarlanmış olmayı peşinen kabul etmişliğin ispatı sayılır, kayda geçirilen zabıtlarda.
Demecinin son kısmında da sayın M.M. yine kendi üstünden öğütler veriyor, uzun havacılara yol gösteriyor. Yani daha çok sene yatıp kalkacağız FETÖ üstünde.
“Ben görünen FETÖ’cülerden korkulması gerektiğine inanmıyorum. Asıl kripto FETÖ’cülerden korkulmalı. Bukalemun gibidirler sizin gibi görünürler.”
Görünen FETÖ’cüler kimler? Kaçaklar mı, kaçırılanlar mı, içeridekiler mi? Korkulmasına inanmamak, varlığı kabul edilen korkan insanlarımıza cesaret aşısı mıdır bu iddia?
Fakat öyle korkmadan yaşamak yok bu ülkede. VIP salonlarındaki acaba kimlerle karşılaşacağız korkusu yetmez icabında. Kripto FETÖ’cülerin varlıklarını ve dirliklerini kabul edecek ve onlardan korkarak yaşayacaksınız? Ki zaten öylesiniz. Korkuların tercih ettirdiği iktidar günlerine ermişiz hem.
“Bukalemun gibidirler, sizin gibi görünürler.”
Son cümlesini M.M.’nin, bu ülkede herkes kendisine yapılmış bir hakaret sayar ve aynen iade eder.
Sizin gibi değil, bizim gibi görünürler şeklindedir doğrusu. Tekzip ediyoruz.
Ne gibi olduklarını o kadar çok iyi biliyor idiyseniz, nerede ve nasıl yetiştirildiklerini de ve mesela kimleri kandırmış olabildiklerini de bilmeniz ve tedbirli olmanız, yani davanız ve partiniz açısından da düşünürsek, gerekmez mi idi?
Yaz bitti. Yaz, yaz bitmiyor işte bunlar, ey milletim!
EY GÖKÇEK! BİR BAŞKANLIK DAHA ÇEK, “KURT”LU OLSUN!
Bahçeli bey: Gökçek partimize şeref verir, eğer zahmete katlanıp gelirse... Buyurmuş.
Gökçek, partisi AKP’nin görevden aldığı belediye başkanlarından biridir. Acaba mevcut partisine bahşettiği şerefi birkaç parsel fazla mı gelmişti?
Gökçek, MHP’ye sadece şeref mi verecek? Parsel, parsel sattıklarından kalmamış mıdır?
AKP ile ittifak böyle çalgın ve çılgın mı yaparmış bir partiyi. AKP ile yatan, Gökçek ile kalkar, mı olacak bundan sonra o ünlü atasözümüz?
***
70 yaşının 50 yılını partiler dolaşarak yaşamış ve görevden alınmasının laf olsun diye olmadığı cümle aleme ilan edilmiş bir politikacının peşine düşmüşse ittifak partileri, sözün bittiği ve gençliğin bitirildiği, tüketildiği, yok edildiği tarih, işte bugündür demek düşer, kaygısı Türkiye olan insanlarımıza...
Belediyeleri ve kulak yazıcıları
Bir uzaylıyı ülkemize gönderseler ve Türkiye nasıl bir ülkedir, ne haldedir git öğren gel deseler, işini kolaylaştırmak için ne tavsiye etmek gerek, sorusuyla karşılaştığımızda; vereceğimiz cevap tektir.
Hükümet yanlısı bir gazeteden veya internet sitesinden bir yazarı okutmak...
“Ben adamın özel kalem harcaması adı altında 6 ayda 26 milyon lirayı iç ettiğini söylüyorum. Kendisi çıkıp kamuoyuna hesap vereceğine, bölgesinde parayla satın aldığı birkaç yerel tetikçiyi üstüme salıyor.”
Uzaylının eline yazısını verdiğimiz yazar kişisi, böyle başlamış...
Bir adam var, özel kalemi var... 6 ayda 26 milyon lirayı iç etmişler.
Uzaylı, Erzurumlunun bir hakime söylediği gibi, eşşek değil ya, anlamıştır iç etmenin ne demek olduğunu...
Başka ne anlamıştır?
Kayda geçmiş bir suçlanmanın, ilgilisine ve onu hesaba çekicisine bir rahatsızlık vermediğini, veremeyeceğini hatta tv dizilerindeki gibi bir oyuna başvurduğunu anlar.
Polis, jandarma, avukat, mahkeme salonu, zabıt katibi yok; eğitilmiş tetikçiler var çok çok...
Başka ne anlar uzaylı?
Yazar kişisinin, eski başkanın en pahalı danışmanı olduğunu, yeni başkanın zırnık koklatmadığını, iktidar partisinin her uzvunda rastlanan sevgi ve saygı kucaklaşmalarının bir örneği sayılan ve burada sergilenen “öpme”lerin ateşlendiği bu noktayı...
Başka, başka?
Yazar kişileri ve belediye başkanları ilişkilerinin Türkiye çapındaki boyutlarını...
Belediye başkanlarının, yazar kişiler hakkında, “Benden ya da bana yakın birinden şu adreste, şu kişiler aracılığıyla şu kadar para istedi” gibi bir beyanda bulunamayacaklarını...
Ve hatta, “Belgesi mi olur” geleneğinin bütün canlılığıyla sürdüğünü... Uzaylımız öğrenmeyi sürdürüyor. Yazar kişi ise kendini savunuyor: “Yok öyle üç kuruş parayla beslediği tetikçileri üzerime salmak...”
İşte bu noktada hayretinden gözleri faltaşı gibi açılır uzaylının. Tetikçi piyasası bu ülkede bu kadar uygun şartlarda mıdır?
Gözlerini normalleştirdiğinde uzaylımız, şu yazıları da okur: “26 milyon var ya, o iç edilen diğer devasa paraların yanında devede kulak kalır, kulak!”
Ve sonra belediye başkanının yazar kişiye kızmasında haklılık payı var galiba diye düşünür uzaylı insan. Kulakla niye uğraşıyorsun? Belediye başkanının şanının kıymeti bir deve kulağı mıdır?
Bu sorulara cevap arayadursun uzaylımız, aklına şöyle bir soru da gelir: Bu ülkede, deveyi hamuduyla götürüyorlarken, devenin sadece kulağını tutanlara mı yazar kişisi denir?
Sonra, sonra, sonra ilk rastladığına, karakol ne yana düşer, diye sorar uzaylı. Bir de oraya bakmak için...
FIRAT KENARINDA BAKALIM NE OLACAK?
Türkiye’nin yegane derbisinin günü. Galatasaray konuk edecek Fenerbahçe’yi.
Sahadaki 22 futbolcunun ne yapacağı, nasıl oynayacağı değildir, bu ülkede tartışılacak sorun. Yerli fakat organik olmayan, düdük ayarlarıyla oynanmış hakemlerimizdir, baş ağrılarımızın sebebi.
Süper lig maçlarında onlara biraz daha görev verip, planlanan neticeleri almak isteyenlerin, destek amaçlı “VAR”ları, bakalım ne kadar çare olacak FB karşıtlıklarına...
UEFA kuralları değişse de, 2018 yılında en tazeleri yürürlüğe konsa da, aklı, fikri ve tarafgirliği geçen asırdan gelen hakem beylerimize etkili olmayacaktır. Savunmacı yaralı kuş medyacıların her an tetikte onlara bahane üretmeleri bakalım bugün uzayın kaçıncı katına ulaşacak.
“VAR”ları var ama, gözleri de gözlüklü..
