Tarihi çağlar içinde bilgiye en kolay ulaşılan çağda yaşıyoruz. İstemediğimiz kadar çok bilgi ile karşı karşıya kalıyoruz her an. Hiç bu kadar çok bilgiye ulaşmamıştık. Fakat hiç bu kadar az da düşünmemiştik. Düşünce süzgecini kaybeden insanların yaşadığı bir çağdayız. Süzgeci kaybolan bir zihin, neyin bilgi, neyin gürültü olduğunu ayırt edemez. Parmaklarımızın ucunda sayısız kaynak, binlerce görüş, milyonlarca içerik var. Her gün gözlerimizin önünden akıp giden veri denizinde yüzüyor ama sanki susuzluktan kırılıyoruz. Zihinlerimiz doymuyor, ruhlarımız sükûna ermiyor. Bilginin bu denli çoğaldığı bir çağda hakikate ulaşmanın bu kadar zorlaşması ne tuhaf.

Modern insan, bilgiyle kuşatılmış ancak hikmetten mahrum kalmış durumda. Tıpkı çölde yönünü kaybetmiş bir yolcu gibi; elinde harita çok ama pusulası yok. İşte tam da burada enformasyon çağının bir yan etkisi çıkıyor karşımıza: enformasyon yorgunluğu. Her gün yeni bir şey öğrenmek zorundaymış gibi hissediyoruz. Bir konuda fikrimiz olmasa bile birkaç başlık okuyarak konuşmak, hüküm vermek istiyoruz. Sanki bilmek, var olmanın tek yoluymuş gibi. Oysa bu telaş, ruhumuzu tüketiyor.

Bugün birçok kişi, hakikati Google aramalarında arıyor. Cevaplar çabuk olsun, tüketilebilir olsun, hemen işe yarasın isteniyor. Oysa hakikat sabır ister. Derinlik, emek ister. İlim tahsilinin aylarca, yıllarca sürdüğü zamanlarda bir ayet üzerinde saatlerce düşünen âlimler vardı. Bugün o ayeti üç saniyede “kayan” ekranlarda geçiriyoruz. Düşünmeden, hissetmeden, sindirmeden.

Dahası, artık bilgi üretimi yalnızca insan eliyle yapılmıyor. Yapay zekâ eliyle üretilen metinler, görseller, videolar her yerde. Bir alıntı sosyal medyada dolaşıma giriyor; ama o sözü o kişi hiç söylememiş. Bir ekran görüntüsü paylaşılıyor; ama sahte. Bir haber yayılıyor; ama olay ya hiç yaşanmamış ya da bambaşka bir bağlamda gelişmiş. Fakat biz işin hakikat boyutuna eğilmeden, gördüğümüzü olduğu gibi kabul ediyoruz. Bu acelecilik sadece cehaleti değil, linç kültürünü de doğuruyor. İnsanları, gerçeklikle bağı kopmuş bilgilerle mahkûm ediyoruz. Oysa mümin, her duyduğuna inanmaz. Araştırır, ölçer, tartar. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle “zan, hakikat yerine geçmez.”

Bugün asıl sorun, bilgiden çok ölçüsüzlük. Artık bilgiyi tartacak bir terazimiz yok. Süzgeçsizlik çağındayız. Doğru nedir, eğri nedir? Hangi söz sahih, hangi cümle sahte? Ayırt edemiyoruz. Çünkü ölçümüzü kaybettik. Oysa mümin için bu ölçü bellidir: Kur’an ve sünnet. Bu iki hakikat kaynağından geçmeyen bilgi, bizi sadece meşgul eder ama asla huzura eriştirmez. Bilgi dediğimiz şey, kalbe inmiyorsa; hakikate bağlamıyorsa sadece gürültüdür. Gürültünün ortasında hakikati duymaksa neredeyse imkânsız.

Bu yüzden belki de ilk yapmamız gereken şey; biraz yavaşlamak. Her şeyi bilmeye çalışmaktan vazgeçip, az ama sahih bilgiyle derinleşmek. Bilgiye değil, hikmete susamak. Çünkü hikmet, sadece zihni değil, kalbi de aydınlatır. Ve bir mümin, karanlık çağlarda bile pusulasını kaybetmez. Onun pusulası, vahyin ışığıdır. Kur’an’la bakar dünyaya, sünnetle tartar söylenenleri.

Zamanın bizi sürüklediği bu bilgi tufanında, bir gemiye ihtiyacımız var. O gemi, sağlamdır. O gemi, Kur’an’dır. O geminin kaptanı ise Resul’dür. Onların gösterdiği yön, hakikate çıkar. Diğer her yol, yalnızca meşgul eder. Ama meşgul olmak, meşguliyetin kendisinden başka bir şey getirmez.