Suriye vatan toprağı mıdır? Yoksa Suriye ya da Suriyeliler hakkında konuşmak başka diyarlar, başka kişiler hakkında söz söylemek anlamına mı gelir? Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi hakkında ne söyleyebiliriz? Burada soruları dakik sormamız gerekiyor. Aksi durumda doğru cevaba ulaşamayabiliriz. Zihnimiz bir yandan milliyetçi duygularla gürlerken öte yandan Suriye’den gelen görüntülerle savaşın soğuk yüzü ile yüzleşiyoruz. Bu yüzden çok hassas bir konuda çok dakik sorular sorup, cevapları olabildiğince dakikleştirmek zorundayız. Yani iddialarımızı gidebileceği yere kadar götürmemiz ve bütün sonuçlarını üstlenmemiz gerekir.

Bu yazı dizisinde birkaç sorunun cevabını arama gayreti içerisine gireceğim. Birinci sorumuz: “Bizim orada/Suriye’de ne işimiz var?” İkinci sorumuz: “Bizim orada/Suriye’de oluş şeklimiz nasıl olmalıydı?” Üçüncü sorumuz: “Türk olmak, yani Türk tarihini ve hafızasını taşımak dillendirilmesi ayıp bir şey midir?” Dördüncü sorumuz: “Hilafetin Osmanlı’ya geçişinin dini temelleri nedir? Yoksa mesele siyasi midir? Eğer siyasi ise siyasi olan bir şey için ağıt yakmanın anlamı var mıdır?” Ve son sorumuz: “Birileri iştirak etsin ya da etmesin Ortadoğu’da olanların Büyük Ortadoğu Projesi ile ilişkisi nedir?”

Peşinen söyleyelim, “Bizim orada/Suriye’de ne işimiz var?” sorusu abes bir sorudur. Çünkü bizim orada/Suriye’de var oluşumuzun nedeni oranın bizim olmasıdır. Evet, tekrar yazayım: Orası yani Suriye bizimdir. Bundan dolayı, “Bizim orada/Suriye’de ne işimiz var?” sorusu, “Bizim İstanbul’da ne işimiz var?” sorusu kadar abestir. Bizim Suriye’de ne işimiz var diye söze başlamak Suriyeli kardeşlerimizin İstanbul’da ne işi var diyenlerle aynı dili konuşmak, aynı mantık silsilesine dâhil olmak anlamına gelir. 

Bizim olduğu nerden çıktı diye bir soru akıllara gelebilir, şair sözü ile cevap vereyim: Ben Şam’’ı bin yıl öncesinden bilirim/Annemin sütü kadar yakın bana/Babamın uğradığı son antik çarşı/Dedemin kılıcını dayadığı surlarına/Ey kalbimin içinde uyuyan şehir/Hiçbir uçak hiçbir tren hiçbir otomobil/Hiçbir muştu hiçbir belge hiçbir kanıt hiçbir/Seni alıp bana getirmemiştir (Beni alıp sana gelememiştir)/Niçin göçtün benden ve nereye.

Efendim şair sözüdür denilir ise bir delil daha salık vereyim. Eğer kendimizi emperyalistlere karşı bir konumda vaaz ediyor isek kendimize; emperyalistlerin çizmiş olduğu sınırları kabul etmenin tarihi eşiği mi var diye sual etmemiz gerekiyor. Yani daha anlaşılır bir şekilde Siyonistlerin 1900’lerin başında yapmış olduğu haritaları kabul edersek, günümüzde ya da gelecekte yapacakları haritalara nasıl hayır diyeceğiz? Mesela İsrail, Filistin’de hiç zulüm yapmasa, Filistinlileri İsviçre vatandaşı gibi yaşatsa biz İsrail’in varlığını kabul mü edeceğiz? Efendim, bizim sınırların dışında kaldı mı diyeceğiz? Yok, kabul etmeyecek isek bizi İsrail’le mücadeleye iten şey nedir? Din midir? Bence değil zira din Filistin fethedilmeden önce kemale ermiştir. Yani din bize Kudüs’ü alın diye emretmez. Din bize her yerde Allah’ın buyruğunun uygulanması için mücadele edin diye emreder. Yani fetihlerin gerekçesi ilahi emrin uygulanmasıdır. O zaman Kudüs’ü almak istemekle Pekin’i almak istemek arasındaki fark nedir? Kanaatime göre tamamen tarihi şuur ve farkındalık. Peki, soruyu biraz daha zorlaştıralım. İsrail Filistinli kişilere İslam hukuku uygulama izni verse ve harfiyen İslam hukuku uygulanmasına müsaade etse o zaman ne napacağız? Düşünmek gerekiyor sanırım. 

Soruya tekrar dönelim, bizi Kudüs mücadelesine iten şey nedir? Arap milliyetçiliği midir? Bence o da değil zira savunduğumuz millet Arap diye kendisini tanımlasa da istağrab yani sonradan Araplaşmış zaten biz Arap da değiliz. Peki, neden biz Filistin meselesine sahip çıkıyoruz?  Ve Filistin bizimdir diye her defasında haykırıyoruz.

He! Benim emperyalist yaklaşımlara karşı bir itirazım yok. Var olan sınırlar nasılsa öyle kabul etmemiz gerekiyor da diyebiliriz. Ama anlaşılan biz bundan yaklaşık yetmiş iki sene önce çizilen ve her geçen gün genişleyen İsrail haritasını ret ediyoruz. Ve bu haritayı kabul etmiyoruz. Peki, bundan yüz sene önce çizilen haritaları neden kabul ediyoruz?

Şunu ifade ediyorum: Bu satırların yazarı olarak bundan yüz yıl önce çizilen haritaların tamamını ret ediyorum. Bu ret ediş olmadığı sürece de günümüzde bir mücadele vermenin ahlaki zeminin olmadığını iddia ediyorum. Orasının yani Şam’ın bizim olduğu iddiamı da bu ret edişe ve bu ahlaki tutarlılığa dayandırıyorum.

Peki, haritaları ret ediş nereye kadar geriye getirilebilir? Yani birileri kalkıp kardeşim bizde Abbasi dönemindeki haritaları savunuyoruz derse ne söyleyeceğiz?

Modern haritaları ret edişimizin dayandığı iki temel unsur var. Birincisi bu haritalar çizilirken kaybeden millet kimdir sorusuna vereceğimiz cevap. Bu soruya vereceğimiz cevap Osmanlı Devleti dolayısı ile Türk milletidir. İkincisi ise; kendisini hâlâ Abbasi ya da Emevi geleneğinin devamı sayan birilerinin ya da bir halkın var olup olmadığına vereceğimiz cevap. Bu önemli bir cevaptır. Karamanoğlu Beyliği ile Osmanlı arasında var olan mücadelenin sebebi Selçukluların devamı tartışmasıdır. Bir dönem sonra ise artık Selçuklu anılmaz mesele Osmanlı olarak devam edecektir. Yani bir şekilde zamandan, zamanın biriktirdiklerinden bağımsız tarih şuuru aranması mümkün değil.   Daha net bir ifade ile bu modern haritalar dedemin devletinden koparılarak oluşturulmuş haritalardır. Bu haritaları kabul eder isek yarın birilerinin çizeceği haritalara itiraz hakkımızı kaybederiz. Bizden kimse redd-i miras yapmamızı beklemesin. Redd-i miras yapar isek gelecekte miras bırakacak bir terekemiz kalmayabilir.

Tekrar başa dönelim. “Suriye’de ne işimiz var?” diye soru sormak tarihsizlik ve talihsizliktir. Tarihsizlik ise şuursuzluğu doğurur. Suriye, Libya, Mısır, Kafkaslar, Balkanlar ve kutsal topraklar devletimden koparılmış parçalardır. En yakın dönemde bu parçalara kavuşmak arzusu tabii olandır. Kavuşmak nasıl olacak. Nasıl olabilir? Yani bir diğer ifade ile “Bizim orada oluş şeklimiz nasıl olmalı?” meselesini de haftaya ele alalım.