Toplum (millet, ulus olarak da okunmalıdır) belli bir amaç doğrultusunda örgütlenmesi olarak düşünüldüğünde devlet, hukuk nazarında “kişi” kimliğine, yani tüzel kişi şeklinde tanımlanır ve bu onun “kurum” olarak adlandırılmasına da imkân sağlar. Toplumun bu doğrultuda örgütlenmesinde birtakım edenlerin, değişkenlerin ya da unsurların bulunduğunu ileri süren çeşitli görüşler söz konusu olmakla birlikte, temelde toplum ve devlet bağının varlığı daima belirleyiciliğini korumuştur.

İşte toplum ile devlet arasındaki bu bağın farklı yaklaşımlara başvurulmak suretiyle varlık nedenleri, amaçları, işlevleri, ödev ve sorumlulukları, yetki ve hakları gibi konularda, kısmen veya tamamıyla aykırı, karşıt ve saptırıcı sonuçlara ulaşıldığı da bir gerçektir. Bu sonucu sağlayan mekanizmayı “sözde devlet” olarak nitelendirmenin açıklayıcı olduğu düşünülebilir.

Öncelikle sözde devlet, asıl ve gerçek varlığa sahip olan devletin yansıtılan görüntüsünü gerçeklik biçimine dönüştürmekle işe başlamaktadır. Toplum ve bireyler bu görüntüye bakarak, kendi varlıklarıyla bağlantılı olduğuna inandıkları devlet ile karşı karşıya bulundukları zehabına, yanılgısına kapılmaktadırlar. Dolayısıyla yükümlü oldukları birtakım görevleri yerine getirmede, devletin istek ve kararlarına uymada herhangi bir kuşkuya düşmeden gereğine göre hareket etmektedirler. Sözgelimi konulan bir vergiyi öderken, onun toplumun, kamunun yararına olduğu, olması gerektiği kanaatini taşımaktadırlar. Oysa devlet, sözde devlet yansımasıyla salt bir iktidara, o da kişi veya belli bir gruba dönüştürüldüğü için, kamu yararı da sınırlı kişi veya grubun yararı haline getirilmiş bulunmaktadır. Görünüşte yine kamu görüntüsü vardır, ama bu kamu da gerçekte belli bir kişi veya gruptan ibarettir. Sözgelimi “yap, işlet, devret” şeklinde ifade edilen sistemli uygulama, sonuçta belli kişi veya grubun çıkarına işleyen bir mekanizmaya indirgenmektedir. Böyle bir mekanizmada devlet, toplumun ihtiyacı olan bir hizmeti yerine getiriyor görüntüsü altında, hem devletin yükümlü olduğu bir ödevi yerine getirirken gözetmesi gereken ilkeleri yanlış değerlendirmekte, hem de bu mekanizmanın meşruiyeti sorununu örtbas etmektedir. Sonuçta kamu yararı, belli bir kişi veya grup lehine olacak şekilde gerçekleştirilmektedir. Daha önemlisi, devletin kamu malını ve yararını gözetmesi, koruması ve geliştirmesi bağlamında olması gereken ödevi adeta ortadan kaldırılarak, haksız ve hukuksuz bir zenginleşme kaynağı olarak suiistimale, istismara açılmaktadır.

Gerçekten “yap, işlet, devret” olarak tanımlanan mekanizma, devletin ödev, hak, yetki ve yükümlülüğü bağlamında ele alınıp irdelenmesi halinde, devletin ve kamunun nasıl bir görüntüye dönüştürülmek suretiyle, toplumun ve kamunun zararına kurgulanmış bir mekanizma olduğu anlaşılabilir. Üstelik en basit İdare Hukuku’nun öngördüğü kamu, kamu yararı, yerindelik ilkeleri açısından bir hayli tartışmaya açık konuları içerdiği de görülecektir.

Öte yandan sözde devlet yaklaşım ve uygulamalarının, toplumun bütünlüğünü, birliğini, ortak amacını sakatlayıcı bir süreci kaçınılmaz olarak başlatıp besleyeceği öngörülebilir. Çünkü toplum ile devlet arasında doğal olarak ortaya çıkan bağ, kaçınılmaz olarak doğru bir şekilde kurulamayacağı, kurulmak istendiğinde de belli bir uyum sağlayamayacağı için, sonuçta sarsılır, zedelenir, hatta kopar. Böylece toplum ile devlet, varlıklarıyla, işleyişleriyle, birbirlerine karşı hak, ödev ve yükümlülükleriyle karşı karşıya gelirler, dahası birbirlerine karşı yabancılaşırlar. Öyle bir durumda, çatışma kaçınılmaz olur.

Tarihe bakıldığında bu durumun sayısız örnekleriyle karşılaşılır. Devletin sözde devlet halinde örgütlendiği oligarşilerde, diktatörlüklerde, totaliterliklerde, kısaca monarşilerde, hanedanlıklarda, krallıklarda isyanların, ihtilallerin, devrimlerin kaçınılmaz olarak gerçekleşmeleri bu durumu açıklayıcı örneklerdir.