Erdemli insan tövbe etmesini bilen insandır. Tövbe yanlış yaptığını kabullenmek, varsa bir hak ihlali onu gidermek ve bir daha o yanlışa düşmemek üzere yaşam biçimini düzenlemektir. Erdemli toplumda böyle oluşur. Bireylerin kendileriyle yüzleşmeleri, nefis muhasebesi şimdiki kullanımıyla öz eleştiri yapmaları; erdemli olmanın ve adaletin konusu ise aynı şekilde toplumlarında bu süreci gerçekleştirmeleri onlar için de kaçınılmaz bir süreç olmalıdır ki erdemli bir yapıyı beraberinde getirsin.

Bu konuda tarih ve ahiret (hesap verme) bilinci en önemli bir değerdir. Tarih bilinci olmasa nefis muhasebesi ya da öz eleştiri olmaz. İnsanın kısacık hayatı ve toplumların tarihi; onların yanlış ve doğrularından meydana gelmektedir. Ama herkesin her toplumun tarihi var. Herkes/her toplum tövbe/nefis muhasebesi/öz eleştiri yapmıyor. Belki de bile bile yanlış üzerine tarih ve gelecek inşa ediyor. Tabi ki bir tarihe sahip olmak doğruyu bulmak anlamına gelmiyor. Çünkü hayvanlarında tarihi var. 

İnsanlık tarihi küçük veya büyük acı ve tatlı olaylarla doludur. Bu olayların aktörleri farklı olabilir ama sonuçları aynıdır. İyi ve kötü rolünü üstlenenlerin isimleri, zaman dilimleri farklı olsa da karakterleri benzer. Bu noktada tarihi ya da insanlığı ikiye ayırmak gerekmektedir. Birincisi Habil’in ikincisi ise Kabil’in temsil ettiği anlayış. Habil’in elinde; tevhid, ahlak ve adalet yer alırken, Kabil’in elinde ise insanlığın kanı bulunmaktadır.  Atina ve Roma felsefesi üzerine kurulan Batı uygarlığı Kabil’in izlerini taşımaktadır. Ve elinden kan damlamaktadır. Acıktığında putlarını ve en kutsallarını yiyen gücü yettiğinde kendinden olmayanların yer altı ve yer üstü kaynaklarını sömüren; değil sosyolojik barbar nitelemesinde bulunmak, ontolojik ırkçılığı kurumsal hale getirerek, batılı olmayanları ötekileştirerek yarı insan/hayvan nitelemesinde bulunan uygarlık ve onun inanç sistemi; Batı.

Papanın 1915 yılı olaylarında ölen Ermeniler için “20. Yüzyılın ilk soykırımı” ifadesini kullanması; Batının ve onların inanç mensuplarının; tarihe bakmadıkları, tövbe etmedikleri ve öz eleştiride bulunmadıklarını göstermektedir. Ayrıca bir ayin sırasında “soykırım” dilini kana ve iftiraya bulayarak kullanması; din dili ile izah edilemeyecek bir haldir. Sözde sevgi dilinin mensubu olduğu söylenen ruhanilerin başı tarihsel anlamda dilinin altındaki baklayı çıkararak “Soykırım Papası” olma rolünü üstlenmiştir.

Bu anlamda Batı helvadan yaptıkları putlarını acıkmadan yemiştir. Din işleri ayrı dünya işleri ayrı diyerek bir sistem oluşturan ve bunu özelde Müslümanlara genelde ise tüm insanlığa dayatan Batı; ruhanilerinin/Papanın diliyle dünyayı dizayn etmeye kalkmış ve dürüst olmadıklarını bir kez daha göstermiştir.

Zina etmiş evli bir kadını recim etmek (taşla öldürmek) için bir araya gelen ve ellerinde taşlar bulunan bir topluluğa rast gelen Hz. İsa onlara ne yapmak istediklerini sorar. “Zina etmiş bir kadını taşlayacaklarını” söylerler. Hz. İsa “öyleyse ilk taşı bu günahı işlemeyen biri atsın” der. Tüm eller havada kalır.   

Yeryüzünün entelektüelleri ve kendilerini Doğu ve Batıda kadim ahlakın mensupları olarak kabul edenler; artık seslerini yükseltmeliler. Batı kendisiyle ciddi anlamda yüzleşmelidir. Çünkü yeryüzünün mustazafları her şeyi not ediyor.