Şu ayrımı yapamadığımız sürece sağlıklı bir Avrupa tasavvuruna ya da kavrayışına varmamız, bugün daha açık-seçik mümkün gözükmüyor: Somut gerçekliği içinde varolan, varlığını sürdürmeye çalışan Avrupa ile bizim tahayyül ve tasavvuf ettiğimiz Avrupa.

Birinci Avrupa, maddi ve manevi tüm şart ve imkanlarıyla varolduğu farzedilen ya da varoluşunu gerçeklik düzeyinde tamamlamaya çalışan Avrupa dır. Bu Avrupa, bir anlayışa göre vardır. Bu anlayışta olanlar, genel olarak, Hümanizm ve Rönesansla yeni bir insan kavrayışı temelinde, doğa ve mekanik bilimler vasıtasıyla doğaya, giderek evrenin gizil yasalarına hakim olmaya çalışarak bilim ve teknik alanda, geçmiş tüm yüzyılların birikiminden daha fazlasını gerçekleştirmiş bir Avrupa ya atıfta bulunurlar. Böylece kendine özgü bir bilim, sanat, kültür anlayışına, iktisadi ve toplumsal sisteme, dolayısıyla ahlâk, siyaset ve hukuk kural ve kurumlarına sahip olduğu sonucuna ulaşırlar. Bu anlayış ve kurallardan evrensel olduğu ileri sürülen bir takım ilkelerden sözetmek de mümkündür. Akıl, ondan çıkartılmış evrensel bir özgürlük ve bunun siyasi, iktisadi, ahlâki tezahürlerinin sonucu olarak insan hak ve özgürlükleriyle bunların tam olarak gerçekleşmesine imkan veren demokrasi, belirgin ilkelerdir. Bir anlamda "Batı uygarlığı" deyimiyle kastedilen bu Avrupa dır.

Ne var ki, bizzat bu Avrupa, sözkonusu ilkeler (akıl, insan hakları, demokrasi) bağlamında, xx.yy dan xxı. yy.a gidiş sürecinde kendini yenileyemezse, "Batı uygarlığı"nın taşrası konumunda kalacaktır. E. Morin gibi düşünürlerin görüşleri bu hususta uyarıcılık amacı taşırlar. (Daha geniş bilgi için Morin in "Avrupayı Düşünmek" isimli eserine bakılmalıdır) Gerçekten AB biçimiyle de olsa Avrupa nın görünümü bir yönüyle "Batı uygarlığı" nın (kuşkusuz bu da ayrıca tartışmaya açıktır) taşrasına doğru savrulmuyor mu Sözgelimi Yugoslavya nın dağılım sürecinde Sırplar ın, Hitler in faşizminden hiç de geri kalmayan soykırımına, ABD önderliğinde Irak ın ahlâk ve hukuka aykırı işgal ve sürüp giden Müslüman Arap ve Türkmen katliamına adeta seyirci kalan bir Avrupa, sözde bile olsa dile getirilen "Batı uygarlığı" değerlerinin uzağına düşmüş olmuyor mu Kendi içinde, mesela bir Rimbau ya da Camus nün Afrika ve Kuzey Afrika ya duydukları insancıl duyarlığa, Fransa, Cezayir ve Çad da güttüğü sömürgeci politikalarla ihanet etmiş sayılmaz mı Örnekler çoğaltılabilir. "60"lı yıllarda Sartre in Fransız hükümetine karşı Cezayirli direnişçilerin tarafında yer alması ve mahkum edilmesinde olduğu gibi. De Gaulle, "Sartre demek, Fransa demek" diyerek bu mahkumiyeti düzeltme yoluna gitmişti. Bugünün Avrupalı devlet ve hükümet başkanlarında böyle bir tavır gözlemlenebiliyor, hatta beklenebilir mi

Özetle, maddi ve manevi şart ve imkanlarıyla varolduğu savunulan Avrupa nın bile varlığı, kendi ilkeleri ölçüsünde, yoğun kuşkulara kaynaklık edecek bir görüntü sergilemektedir. Hatta Hümanizm ve Rönesansın titizlikle araştırıp oluşturmaya çalıştığı ilke ve değerler, son yüzyıl Avrupa ruh ve zihniyetinde derin bir sarsıntıya uğratılmıştır, denebilir. Sözgelimi, eksik ve yetersiz olduğu hesaba katılsa da, Rönesans ın kurmaya çalıştığı insan anlayışında, nisbeten sorun olarak tartışılarak geliştirilmek istenen manevi boyut (buna metafizik boyut da diyebilirsiniz), adeta düşünülmesi bile gereksiz bir niteliğe dönüştürülmüştür. Manevimsi gibi takdim edilmeye çalışılan boyut, duyulur dünyaya, yani fizik dünyaya ait bir nesnenin sınırlarına mahkum edilmiştir. İnsana yaklaşımda biyolojinin yöntemiyle ruhbilimin yöntemi arasında mutlaka olması gereken farklılık ve özellikler gözardı edilerek adeta eşitlenmiştir. Sözkonusu yaklaşımın geldiği noktayı sanat ve edebiyat eserlerinde açıkça gözlemlemek mümkündür. Shakespeare, Racine, Goethe, Dante, Moliere, İbsen veya Balzac ile Flaubert, hatta Zola ve Sartre in veya Wilde ile Joyce vb. ile Burgess ve benzer yazarların ortaya koydukları insan olgusu varolan Avrupa nın ruh ve zihin haritası hakkında belirgin bir görüş verir bize. Denebilir ki, son otuz-kırk yılın Avrupası insan, Tanrı, doğa, evren anlayışı bakımından giderek çoraklaşan bir ülkeye dönüşmüş veya dönüşme sürecine girmiştir. Daha yakından bakıldığında, mesela aile, komşuluk, toplumsal ilişkiler yönüyle Avrupa da insan, manevi boyutu kanırtılarak sökülmüş bir varlığa, Burgess in "Otomatik Portakalı"na çevrilmiştir.

Nihayet Avrupa, AB formu kurgusu içinde kendine bir varoluş yatağı açmaya yönelmiştir, ama kaynaklarından ne kertede uzak düştüğünün tam bilincinde olup olmadığı da bir hayli kuşkuludur.