İmkân varken hayata geçirilmeyen her iyilik, kötülüğün olmasa da kötünün gücünü artırır. Zira iyilik zaten mevcuttur ve zuhur etmek için uygun zaman, imkân, mekân beklemez. Sadece kişilerin onu eyleme dönüştürmesi, yapıp etmesi gerekir. Her şartta, her koşulda iyilik mümkündür. Salt kötülük için kötülük yapanların yani başkalarının zararını kendilerine kâr sayanların planlı, programlı hareketi, iyilik için gereksizdir. Belki kitlesel organizasyon iyiliğin gücünü artırır, onu belirgin kılar ama o dahi iyilerin bileşiminden oluşur. Dolayısıyla anlık fırsat kabilinden düşünülen her iyi, küçük büyük demeden işlenmek, hayat bulmak zorundadır. Aksi takdirde mütemadiyen hayal edilen, belki tasarlanan, fakat yapılmayan tüm güzellikler gibi zayi olup gitmesi işten değildir.
Adil bir düzen için öncelikle onu gönlünden geçirenlerin adaletli olması, kişilerin haklarını gözetmesi, sözünün ve hükmünün geçtiği alanda inandığını hâkim kılması beklenir. Keza Müslüman toplumlarla işteşlik yahut dilsel, gönülsel, eylemsel birliktelik için resmi, kurumsal, mühürlü, ıslak imzalı teşekküller beklenmez. Nitekim o türden teşekküller için adım atanların dahi muhataplarıyla çok daha evvelden tanıdık, samimi, işteş oldukları görülür. Dolayısıyla hemen her konuda güç elde edildiğinde yapılacak iyilikler, güzellikler, girişimler olabildiği gibi içinde yaşanan zamanda da yapılabilecek, güç yetirilebilecek iyilikler bulunur. Yahut da inanan insan tüm münasebetlerini iyilik üstüne düzenler. Komşusu da, akrabası da, tanıdıkları da, tanımadıkları da ondan razıdır.
Ertelenen her iyilik kötülüğe alan açar, zaman kazandırır. Kendini gittikçe mutlaklaştıran bir güç olarak karşılaşılan kötü, ekseriyetle insanlar üstüne söz sahibidir. Tutup asgari ücretin ne kadar olacağını belirlemekle kalmaz; sırasında memurun, emeklinin daha yoksul bir hayat sürmesini de kararlaştırır. Üstelik bunu uzun müzakereler, sarı sendikalar, yandaş basın yayın organlarıyla birlikte yapar. Kendisine yapılan kötülüğün ve elim mağduriyetinin farkında olmayan muhatap bile çoğu zaman bu duruma iştirak eder. İşte böyle durumlarda, yetkilendirilmeyenlerin devreye girebilmesi, müdahil olması söz konusu değildir. Ancak köşesinde suspus oturup sırasını beklemesi de iyilik sayılmaz. Haksızlığı dile getirmesi, insanların gittikçe kötüleştirilen yaşam standartlarını görüp itiraz etmesi, hiç yoktan gelecekte olası iktidarına dair vaatte bulunması beklenir. Sadece beklenir, tıpkı tüm güçlü iyilikler için o belirsiz zamanın, şartların olgunlaşmasının beklendiği gibi… Yaşanan her günün bir öncekinden iyi olacağını ummak ama iyi olan herhangi bir şey yapmayıp sadece onu geçiştirmek, sonra da aynı şeyleri ertesi günden beklemek, nihayet yaşanan her günün daha kötü olduğunu fark etmek gibi… ‘Daha beter ne görebiliriz’ yahut ‘Yok canım bu kadarı da olmaz!’ deyip bir sonraki gün daha beteriyle yüzleşmek gibi… Hâsılı iyilik, sürekli beklenen, tasarlanan, umulan, hayal edilen ve ne yazık ki hep hayalde kalan bir geçici ferahlık olup çıkar.
Gönül alacak, köprü kuracak, bir emeğin karşılığı olacak her konunun sonra konuşulması gerekir! Gereklilik kipi salt temenni olarak kalacağından üstünden zaman geçtiğinde bir daha akla gelmez. Akla gelmeyen ve dahi eyleme dökülmeyen her şey nedense iyiliğe dairdir. Vizontele Tuuba isimli filmden bir sekans, iyiliğin egemenliğine dair umudu ele verir:
“ - (DFKD)
- Vallahi şahane olmuş! Emin arkadaşa bir hediye, bir şey alalım.
- Ne mesela?
- Sonra gonuşalım yani bu meseleyi…
- Tabii tabii, sonra konuşalım.
- Hey gözünü seviim, bunun fotoğrafını çekip Diyarbakır’a göndermek lazım!
- Valla iyi fikir, Emin yapabilir mi bu işi?
- Hediyeden sonra?
- Nasıl?
- Sonra konuşalım yani bu meseleyi…
- Tabii tabii sonra konuşalım…”
Sonra konuşulmaz. Aslında sonraya bırakılan hiçbir şey konuşulmaz. Sonralar, hatırlayıp konuşmak için değil, unutmak içindir. Söylendiği anda da buna karar verilmiştir zaten. Hediye alınmaz, karşılık verilmez, borç ödenmez…
Bir ömür iyilik rüyası görüp, yapılabilecek olan her şeyi belirsiz geleceğe doğru iteleyen, iyilik adına adım atamadan romatizmal rahatsızlıklara maruz kalan insanlar vardır. Bu adeta ‘çok param olursa herkese yardım ederim’ yahut ‘piyango vurursa cami yaptırırım’ türünden boş hayaldir. Zamanın geçiciliği ve geçirgenliği fark edilip adım atmak, yoldaki taşı kaldırmak, birini doyurmak, birinin elinden tutmak, birinin başını, diğerinin gönlünü okşamak gerekir. Ya da işte tüm bunları üşenmeden, erinip yüksünmeden, en basitinden Bilal’e anlatmak gerekir.