Siyonizm propagandası yapan uluslararası bir blog sitesinde şöyle bir yazı dikkatimi çekti; Fransa’da şirketleri olan bir Siyonist Yahudi iş adamı, bütün şirketlerini ve kazancını bırakıp İsrail soykırım ordusuna asker olarak katılmaya karar verdi. Bu olaydan bir kahramanlık hikâyesi çıkarmaya çalışan blog muhabiri Siyonist Yahudi’ye şu soruyu sordu: “Bunca zenginliği ve rahat imkânları bırakıp neden İsrail ordusunun Gazze’deki savaşına katılmaya karar verdiniz?” Siyonist Yahudi iş adamı ise şöyle cevap verdi: “Tarihin dönüm noktalarından birindeyiz. Elimize, Büyük İsrail’i kurabilmek için tarihi bir fırsat geçti, bu fırsat bir daha gelemeyebilir. Ben Büyük İsrail’in kurulduğunu göremedikten sonra Fransa’daki zenginliğim, mal varlığım benim ne işime yarayacak? 7 Ekim’den sonra ordumuz Filistin’i imha savaşını başlattığında hiç düşünmeden bu kutsal! vazifeye gönüllü asker olarak katılmaya karar verdim ve bugün Büyük İsrail için buradayım.”

Cehenneme koşar adım giden bir Siyonist’in acınası hikâyesi... Biz Müslümanlar için ise bir o kadar ibret verici bir hadise. Bugün nüfusları, dünya nüfusunun içinde azınlık bile sayılamayacak kadar az olan Yahudilerin dünyayı nasıl yönettiklerini göstermesi açısından da bir o kadar kayda değer bir vâka.

İsrail, Filistin topraklarına musallat olduğundan beri, bu şekilde binlerce hikâye yazıldı. Siyonistlerin kendilerini bâtıl davalarına adadığı, kendilerine vadedildiğini sandıkları Filistin topraklarını ele geçirmek için her türlü zulmü ve aşağılık muameleyi uyguladıkları zulüm serüvenleri.

Peki bizler, Müslümanlar, Rabbimizin, yolun sonunda cennet vaadinde bulunduğu hakikat mücadelesinde neleri göze alabiliyoruz? Hangi kazanımlarımızdan vazgeçebiliyoruz? Her gün, her birimize bir lütuf olarak sunulan yeni sabahlara uyandığımızda ‘Bugün hakikatin zaferi için ne yapabilirim, Gazze’nin, Arakan’ın, Doğu Türkistan’ın kurtuluşuna nasıl katkı sunabilirim, ümmetin mazlumlarını felaha kavuşturabilmek adına hangi değerli işleri üretebilirim” diye düşünüyor muyuz?

2 milyara yakın nüfusu olan İslam âlemi, kendisinden beklenen başarılı işleri bir türlü ortaya koyamıyor. Neden? İçinde bulunduğumuz kronikleşmiş gaflet ve atalet hâli, bizim Siyonistlere üstün gelememizdeki en büyük etken değil mi? Karşımızda batıl davalarının kazanımları için 24 saat, gece gündüz, bıkmadan yorulmadan çalışan azgın bir kitle ve onların karşılarında ise kahir ekseriyeti 24 saat boyunca malayani işlerin peşinde koşan bir İslam ümmeti var. Cihad yoluna kendisini feda etmiş, canla başka Hakk’ın hakimiyeti için mücadele eden Müslümanlar tabii ki müstesna.

Siyonist işgal rejimi Kudüs-ü Şerif’i ilk kez zapt ettiğinde, bir gazeteci, dönemin İsrail başbakanına şu soruyu soruyor: “Müslümanların kutsal kitabı olan Kur’an, Müslümanların birleşip Yahudileri Kudüs’ten kovacağını söylüyor. Siz Mescid-i Aksa’ya saldırmakla Müslümanların hışmını ve öfkesini üzerinize çekmiş oldunuz. Müslümanların bir araya gelerek sizi imha etmelerinden korkmuyor musunuz?” Siyonist başbakan, o gazeteciye şu cevabı veriyor: “Kur’an’ın bahsettiği Müslümanlar gelince bunu o zaman düşünürüz.” Bu hikâyeyi ilk kez dinlediğimde Yahudiler bizi bizden daha mı iyi tanıyor acaba diye düşünmeden edemedim.

İnşallah bir gün, topyekûn İslam âlemi olarak, kıymetli bir kalkışmayla üzerimizdeki ölü toprağını silkeleriz ve Kur’an’ın bahsettiği Müslümanlar olabiliriz. İşte o zaman Siyonistlerin de onların destekçileri olan Batılı emperyalistlerin de hakkından gelebileceğiz demektir.

O güzel günleri görebilmek tez zamanda nasip olsun inşallah…