Gündem o kadar hızlı değişiyor ki, insan hangi konuyu yazacağını şaşırıyor.

Bugün aslında İçişleri ve Adalet Bakanlığı üzerinden yürüyen tartışmaları kaleme almayı düşünüyordum. Bakan değişiklikleri, ittifak dengeleri, özellikle Milliyetçi Hareket Partisi’nin İçişleri Bakanlığı üzerindeki rolü…

“Biz iktidar ortağı değil, ittifak ortağıyız” denilecektir muhtemelen.

Ama emekliler söz konusu olduğunda geri planda duranların, millet menfaatine bir düzenleme gerektiğinde mesafeli davrananların; devlet kadrolarında etkili pozisyonlar söz konusu olduğunda son derece belirleyici bir rol üstlenmesi kamuoyunda ister istemez soru işaretleri oluşturuyor.

Devlette ortak, sorumlulukta temkinli…

Bu ayrı bir yazı konusu.

Tam bu çerçevede yazımı kurgularken, postamdan küçük prensesim Alman gazetelerini getirip masama bıraktı. “Baba, bunlara da bak” dedi.

Gazeteleri incelerken gözüme bir manşet çarptı: Kadına yönelik şiddet…

Ve o anda kendi kendime dedim ki: Kadına şiddet konusunu daha önemli buldum.

Bugün bunu yazmam gerekir.

Elbette dünya liderimizin geçmişte “Sisi mi, Binali mi?” sözlerinden sonra bugün gelinen noktada Sisi’ye TOGG hediye edilmesini de unutmadım. Onu da sırası gelince yazarız.

Ama bugün mesele başka.

Çünkü siyaset değişir.

Koltuk değişir.

İttifak değişir.

Fakat bir evin içinde korku varsa, bir kadının gözünde endişe varsa, bir çocuğun ruhunda travma varsa, orada gündem değişmez.

Almanya…

Whatsapp Image 2026 02 11 At 18.07.54

Hukukun güçlü olduğu, sosyal devlet mekanizmasının işlediği, kadın sığınma evlerinin yaygın olduğu, ücretsiz yardım hatlarının 24 saat aktif çalıştığı bir ülke.

Şiddet mağduru için; acil yardım hattı var, danışma merkezi var, psikolojik destek var, polis koruması var, elektronik kelepçe uygulaması var.

Buna rağmen araştırmalar gösteriyor ki her iki kadından biri hayatında partner şiddetine maruz kalıyor. Her altı kişiden biri ev içinde fiziksel şiddet görüyor.

Almanya’da onca kanun ve koruma mekanizması varken bu şiddet var olabiliyorsa, mesele sadece hukuk değildir. Sorun zihniyetin dönüşümüdür.

Şimdi gelin Türkiye’ye bakalım.

Türkiye’de de kanun var. Uzaklaştırma kararları var. Koruma tedbirleri var. Ama uygulama aksadığında, caydırıcılık zayıfladığında ve toplumsal bilinç oluşmadığında, kağıt üzerindeki maddeler hayat kurtarmaya yetmiyor.

Ve burada asıl soruya geliyoruz: Biz şiddeti sadece cezayla mı çözeceğiz?

Yoksa eğitimle, bilinçle, aile içi iletişimle mi önleyeceğiz?

Camilerde, derneklerde, aile sohbetlerinde bu konuyu konuşabiliyor muyuz?

Erkeklere “güç” kavramını nasıl anlatıyoruz?

Gücü bağırmakta mı, yoksa kendini kontrol edebilmekte mi görüyoruz?

Toplum olarak yüzleşmemiz gereken bir gerçek var: Şiddet, dinle de kültürle de meşrulaştırılamaz.

Bir insanın gözyaşını görmezden gelen hiçbir “gerekçe”, hiçbir “aile mahremiyeti” savunması vicdanı rahatlatmaz.

Şiddeti önleme meselesi sadece siyasetçilerin ya da güvenlik güçlerinin işi değildir.

İlim adamları, akademisyenler, ilahiyatçılar, kadın dernekleri, sivil toplum kuruluşları, erkek mağdur grupları bu sürecin içinde olmalıdır.

Klinik psikologlar, aile ve çift terapistleri, travma uzmanları, çocuk ve ergen ruh sağlığı uzmanları, adli psikologlar, öfke kontrolü ve davranış terapisi uzmanları, bağımlılık terapistleri (alkol ve kumar üzerine çalışanlar), psikiyatristler, sosyal hizmet uzmanları ve iletişim bilimciler birlikte çalışmalıdır.

Hatta sabah kuşağında yayınlanan programlar bile iyi analiz edilmelidir. Çünkü kıskançlık, aldatma, ev içi şiddet, alkol, kumar gibi birçok sorunun arka planı orada açıkça konuşuluyor. O programlarda sadece magazin yok; toplumsal bir veri var.

Modernlik tek başına çözüm değil.

Gelenek tek başına çözüm değil.

Çözüm; hukukla vicdanı, yaptırımla eğitimi, devletle toplumu aynı zeminde buluşturabilmektir.

Şiddet görüyorsanız susmayın.

Şiddete tanık oluyorsanız görmezden gelmeyin.

Ve eğer bir erkek olarak öfke kontrolü sorunu yaşıyorsanız, yardım almaktan utanmayın.

Toplum, ancak en zayıf halkasını koruyabildiği kadar güçlüdür.

Evler huzur yuvası değil de korku mekânına dönüşüyorsa, kalkınma rakamlarının, siyasi tartışmaların, ekonomik büyümenin hiçbir anlamı kalmaz.

Çünkü mesele şudur: Kadın korkuyorsa, çocuk susuyorsa, toplum aslında kaybediyordur.