Doktora giden herkesi doktor karşısına alıyor ve hemen
soruyu yapıştırıyor:
Şikâyetin nedir
Oranın konumu itibariyle;
Efendim ben buraya şikâyete gelmedim. Şu şu sebeplerden
dolayı buradayım, diyemiyorsunuz. Laf açılacak, sinirler gerilecek, kavga
ortamı oluşacak. Meseleyi kendi açınızdan vuzuha kavuşturmak için
rahatsızlıklarınızı sıralıyorsunuz:
Midem bulanıyor.
Başım dönüyor.
İştahım yok vesaire diyorsunuz.
Geçtiğimiz aylarda önemli bir hastalığımdan dolayı
hastanede yattım. Her gelen doktor aynı soruyu soruyor:
Şikâyetin nedir
Ben de biraz önce ifade ettiğim gibi ağrılarımı kendimce
sıralıyorum.
Mülayim bir doktora konuyu izah ettim:
Ben buraya size Allah ı şikâyet etmeye gelmedim, dedim.
O da:
Bu ne demek diye sorunca:
Derdi hastalığı veren Allah (C.C.) dır. Hastalıktan
şikâyet edilmez. Ağrılar ifade edilir.
Sıkıntılar bizde misafirdir. Onu isyansız, hoşça bir
şekilde Hüda ya göndermesini bilmeliyiz.
Üzüntüler bizi hep güler yüzlü bulmalı. Şikâyet değil,
çare arayalım. Bizler de buraya, sizlerden çare bulalım, tecrübelerinizden
istifade edelim, diye geliyoruz. Yani sebeplere sarılıyoruz. Sizler de
bilirsiniz, şifayı veren Allah (C.C.) dır. İlaç, doktor bir sebeptir. Şifayı
veren değildir.
Hastalıktan dolayı kimse dövünmesin. Seçkin kullar cefa
içinde sefa bulur. Limon ekşidir ama biraz şeker o limonu limonata haline
getirir.
Sabredeceğiz. Hz. Ebu Bekir (R.A.) Efendimiz: Sabırda
musibet, hüzün ve telaşta menfaat yoktur demiştir.
Bir zata sormuşlar:
Sabır nedir Demiş ki:
Sabır, yüzünü ekşitmeden acıyı yudumlamaktır.
Ne kadar yerinde bir ifade değil mi
Mevlana da bu konuda diyor ki:
Sabır insanı maksadına en çabuk ulaştıran kılavuzdur.
Doktor beni dinledi. Lafıma laf katmadı. Sonra da odadan
çıktı gitti. Bir sonraki görüşmemizde sadece haklısın dedi.
Bu sadece sağlık alanında değil, hayatta, siyasette,
evde, işte, velhasıl her zaman Müslüman ın görevi, şikâyet etmek değil, çare
aramaktır.