Bourdieu, ‘Kültür’ün insanlar arasındaki iletişimin ve etkileşimin zemini’ olduğunu söylüyor. Aynı zamanda ‘tahakküm’ün kaynağı olabildiğini de ifade ediyor. Bourdieu’ya göre kültür: “Sanat, bilim, din, hatta dil de dâhil olmak üzere bütün simgesel sistemler, gerçeklik anlayışımızı şekillendirerek insanlar arası iletişimin temelini oluşturmakla kalmaz, toplumsal hiyerarşilerin tesisine ve idamesine de katkıda bulunurlar. Kültür; inançları, gelenekleri, değerleri, dili kapsar; aynı zamanda bireyleri ve grupları kurumsallaşmış hiyerarşilere bağlayan pratikleri dolayımlar. Yatkınlıklar, nesneler, sistemler, kurumlar vs. hangi biçim altında olursa olsun, kültür, iktidar ilişkilerini somutlaştırır.” Bütün bunların üreticisi, taşıyıcısı ve kurumsallaşmasında en büyük rolü de entelektüellere yükler. Onların bu noktada kilit rol oynadığını ifade eder. Bugün büyük bir siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel krizin içerisinden geçen İslam toplumlarını düşününce özgün bir dünya kurulamamasında bu role soyunanların nerelerde kaybolduğuna bakmak, çıkmaz sokaklarını sorgulamak gerekiyor.
Özellikle bugünün dünyasında bu rolde bulunanların ön açan bir noktadan çok uzakta olduğunu görüyoruz. Araçsallaşmış bir zihnin üretimden ziyade tüketime daha yatkın olduğunu söyleyebiliriz. Sorumluluk duygusunu sadece iktidarın taşıyıcı kolonlarından biri olmak olarak gören bu zümrenin, yapay sorunlar etrafında toplumu gerçeklikten kopararak, sathi bir noktada tutma görevine soyunduklarını söyleyebiliriz. Özellikle ulus-devlet bağlamına sıkışıp kalan dar ideolojik dünyada en kısa yoldan savrulmalar yaşanıyor. Sığ milliyetçilik duyguları ile iktidar nimetleri arasında sıkışıp kalan bünyeler daha çok iktidar nimeti talep ederken birtakım kazanımlarının korunması adına büyük umutlardan, büyük hedeflerden soyutlanarak sadece görece nicelikleri sahiplenmeleri büyük bir entelektüel krizi de ortaya çıkarıyor. Değişimden, gelişimden ziyade mevcudun daha kötü bir kopyasını sığ sloganlarla parlatma çalışmasının içerisine girmeleri niteliklerin kaybolmasına neden oluyor.
Yeni bir söz, yeni bir arayış içerisine girmeden kamunun imkânları ile kendi imkânlarını pekiştirmek birbirine eklemlenmiş ilişkiler yumağı ile her yeni adımı daha ilk tomurcuk halinde kümeye dâhil ederek yok etmeyi başarmaları haricinde başka bir başarıları mümkün görünmüyor. Edward Said, entelektüelin bir görevinin de ‘insan düşüncesini ve insanlar arası iletişimi kıskacı altına alan klişeleri ve indirgeyici kategorileri kırmak’ olduğunu söylüyor. Bugün bu role soyunanların bir amigodan öteye geçemedikleri ve klişeleri çoğalttıklarına şahit oluyoruz. Kültürü sadece bir menfaatler manzumesi haline getirdiklerinden toplumsal yozlaşmada da büyük bir pay sahibi oldukları kanaatindeyim. Biz de aydın problemi sürekli bir yabancılaşma sorunu ile yüz yüzedir. Ya içinden çıktığı kültürü beğenmez, aşağılık kompleksi ile ona yaklaşır ve küçümser ya da buna karşıt kültürü salt slogan biçiminde savunarak onun gelişimi, değişimi ve ilerleyişi önünde set olurlar.
Bu bakımdan bizde, aydın/entelektüel/münevver adına ne derseniz diyin bu zümre daha çok militarizme yatkındır. İlkelerden ziyade kendini ait hissettiği grubun sözcüsü, söz söyleyeni, tevil edeni olarak görürler. Bu bakımdan insanların çektikleri acılar, yaşadığı baskılar konusunda doğru bir tavır da geliştiremezler, haksızlıklar, hukuksuzluklar hususunda büyük bir körlük yaşarlar. Önemli konuların hemen hemen hepsinde nabza göre şerbet verirler. Çoğu zaman konuşulması gereken yerde suskun kalırlar, birçok konuda da gevezelikten, boş romantizmden, ucuz kabadayılıktan da geri durmazlar. Bugün hiçbir alanda atılım yapılamamasında ve zihinsel tıkanıklık yaşanmasında bu zümrenin önemli bir rolü olduğu açıktır. Bu noktada hamaseti kendine kalkan yapmadan özgürce düşünüp, eleştirel bir akılla bütün meseleleri sorgulayan bir aydın/entelektüel/münevver topluluğuna ihtiyaç var. Ancak o zaman zihni özgür olanların coğrafyaları da, inançları da özgür olabilir. Hoşça bakın zatınıza…
TAŞ GEMİ
“Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.” (Behçet Necatigil/Sevgilerde)
Not: Neden bilmiyorum ama duraksız bir şekilde Amel Mathlouthi’den, “Naci en Palestina”yı dinliyorum. İçime, içime doğru kaybolmak istiyorum. Ekranlardan taşan abartılı timsah gözyaşlarına kapılmadan, sloganların gölgesine sığınmadan yüzümün kızarıklığını, utancımı içime doğru kıvırarak öyle mahcup bir zamana çekiliyorum.
Bize Kadar:
- Frida Kahlo, “Dumanını saklayınca yanmıyorsun sanıyorlar” diyor. Galiba tuzu kuruların burnu, yansan da koku almadığı için bir şey fark etmiyor. Dünya yansa kimsenin umurunda olmuyor.
- William Shakespeare, Macbeth’te, “Dile gelmeyen acı, kalbe yüklenir ve kırar onu” diyor. Galiba dünyanın yarısının kalbi kırık… Hele İslam coğrafyası söz konusu olunca kırıklık hafif kalır, paramparça…
- Cesare Pavese, Yaşama Uğraşı’nda, “Bir şeyden, onu görmezlikten gelerek değil, ancak onu yaşayarak kurtulabiliriz” der.
- Eğer bilim kurgu seviyor isen; Stanley Kubrick’in, “2001: Bir Uzay Destanı/2001: A Space Odyssey” isimli filmini izleyebilirsin.
TEKKE
“Adam niçin öldürülür? Bunun bin türlü sebebi var. Bu sebeplerden yarısı topluma, yarısının yarısı da ölene ait… Kanun, çoğunlukla yüzde yirmi beş suçlu olanı yakalayıp cezanın yüzde yüzünü ona verir.” (Kemal Tahir, Esir Şehrin Mahpusu’ndan tadımlık)
DAĞARCIK
“Kriz, kesinlikle eskinin ölmekte olduğu, yeninin ise bir türlü doğamadığı gerçeğinde yatmaktadır; bu çatışma aralığında çok çeşitli ölümcül belirtiler ortaya çıkar.”
(Gramsci’den tadımlık)
Bir Lahza:
“- Yahu bu işler hiç düzelmeyecek mi? Alt tarafı bir sis makinesi... Ulan ben sinema makinistiydim makine film sarardı, ben stüdyoda laborant oldum tertemiz bir kopya çıkardığımızı hatırlamam, montör oldum iş kopyalarını jiletle kazımaktan ellerim parçalandı, asistan oldum öyle, yönetmen oldum öyle… Yahu şu kaplumbağa bile bizden hızlı yol alıyor.” (Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’nden)