Futbolun değil gücün turnuvası olan ‘Dünya Kupası’nı izlemek için yaz sıcağında ekran başına geçenler, futbol zevkini baltalayan birçok haberi de beraberinde duymaya başlıyor. Turnuvanın ilerleyişi favorileri ya da ev sahiplerini değil, işin politikasını gözler önüne seriyor. Onun içindir ki her dört yılda bir aynı cümleyi kuruyoruz: "Siyaset futbola karıştı."
Oysa belki de yanlış soruyu soruyoruz. Çünkü Dünya Kupası'nda siyaset futbola sonradan karışmıyor; futbol zaten doğduğu andan itibaren siyasetin en görünür sahnelerinden biri olarak var oluyor.
Kulüp futbolu ile milli takım futbolu arasındaki temel fark tam da burada ortaya çıkıyor. Birinde kulüpler yarışır, diğerinde devletler temsil edilir. Dünya Kupası'nda sahaya çıkan yalnızca on bir futbolcu değildir; bayraklar, marşlar, tarih anlatıları, diplomatik hesaplar ve ulusal kimlikler de sahaya çıkar. Gol atan yalnızca bir santrfor değil, çoğu zaman ulusal gururdur.
Bu nedenle Dünya Kupası'nı yalnızca sportif bir organizasyon olarak okumak eksik bir okumadır. 1934'te Mussolini'nin İtalya'sı kupayı faşizmin vitrini haline getirdi. 1978 Arjantin'i askeri cuntanın meşruiyet gösterisine dönüştü. 1986 Arjantin-İngiltere maçı, Falkland Savaşı'nın futbol sahasındaki sembolik devamı olarak hafızalara kazındı. Rusya 2018, Kırım'ın ilhakından sonra uluslararası yalnızlığını kırmaya çalıştı. Katar 2022, insan hakları tartışmaları ile küresel görünürlük arasında sıkıştı. Bugün ise gözler 2026 Dünya Kupası'na çevrilmiş durumda.
Ancak bu kez tartışmanın merkezinde yalnızca ev sahibi ülke değil, doğrudan küresel göç rejimi bulunuyor. ABD Başkanı Donald Trump'ın ikinci döneminde sertleşen göç politikaları, Dünya Kupası'nı beklenmedik bir tartışmanın içine çekti. Bazı ülke vatandaşlarına yönelik seyahat yasakları, vizelerde yaşanan sorunlar, sınır kapılarındaki geri çevirmeler ve ICE operasyonları turnuva başlamadan futbolun önüne geçti. Somalili hakemin havaalanından geri çevrilmesi, İran Milli Takımı'nın güvenlik tartışmaları nedeniyle Meksika'da konaklamak zorunda kalması ve bazı taraftar gruplarının ABD'ye giremeyecek olması yalnızca idari kararlar değil; küresel hareket özgürlüğünün ne kadar eşitsiz dağıldığını gösteren örneklerdi.
Aslında burada konuşulan mesele yalnızca Trump değil. Çünkü küreselleşme uzun zamandır herkese aynı pasaportu vermiyor. Bir Alman taraftar için Dünya Kupası'na gitmek çoğu zaman bilet ve otel meselesiyken, Somalili ya da Haitili biri için önce vize, ardından sınır polisi, sonra da ülkeye kabul edilip edilmeyeceği sorunu var. Dünya Kupası eşitliği temsil ediyor gibi görünse de turnuvaya ulaşabilme hakkı dünyanın her yerinde aynı değil.
Tam da bu nedenle spor, küresel eşitsizlikleri gizleyen değil, görünür kılan bir laboratuvara dönüşüyor. Son yıllarda bu tartışmayı tanımlayan kavram ise "sportswashing" oldu. Sporla aklama... Büyük spor organizasyonlarının devletlerin uluslararası imajlarını parlatmak, insan hakları ihlalleri, savaşlar veya otoriter yönetimler hakkındaki eleştirileri gölgede bırakmak için kullanılması anlamına geliyor.
Rusya bunu yaptı. Katar yaptı. 2034 Dünya Kupası'nı düzenleyecek Suudi Arabistan için aynı tartışmalar şimdiden başladı. Fakat burada önemli bir yanılgı bulunuyor. Sportswashing yalnızca otoriter rejimlere özgü bir strateji değildir. Liberal demokrasiler de büyük spor organizasyonlarını uluslararası prestij üretmek, ekonomik güç göstermek ve diplomatik etki oluşturmak için kullanırlar. Olimpiyatlar, Expo organizasyonları, Formula 1 yarışları ya da Dünya Kupası aynı zamanda küresel vitrinlerdir.
Dolayısıyla mesele yalnızca hangi rejimin bunu yaptığı değil, sporun giderek uluslararası meşruiyet üretiminin araçlarından biri haline gelmesidir. FIFA'nın bu süreçteki konumu da ayrıca tartışılmalıdır.
Resmî söyleminde futbolu siyasetten bağımsız tutmaya çalışan FIFA, pratikte dünyanın en güçlü devletleriyle, en büyük şirketleriyle ve küresel sermaye ağlarıyla iç içe hareket ediyor. Ev sahipliği tercihleri, sponsorluk ilişkileri ve diplomatik temaslar bunun en açık göstergeleri.
Bugün Dünya Kupası'nın ekonomik hacmi yüz milyarlarca doları buluyor. Böyle bir organizasyonun siyasetten bağımsız kalmasını beklemek gerçekçi görünmüyor. Yine de bütün bu tablo futbolun büyüsünü ortadan kaldırmıyor.
İlk düdük çaldığında tribünlerde Arjantinli ile Japon, Faslı ile Kanadalı, Brezilyalı ile Senegalli aynı heyecanı paylaşabiliyor. Dünya Kupası'nın en güçlü yanı da burada yatıyor. Devletlerin birbirleriyle rekabet ettiği bir zeminde insanlar ortak bir dil kurabiliyor. Belki de futbolun asıl paradoksu budur. Siyaset onu sürekli kendi hikâyesinin parçası yapmak isterken, futbol her seferinde milyonlarca insanı aynı duyguda buluşturmayı başarır.
Bu yüzden 2026 Dünya Kupası'nı yalnızca Trump'ın turnuvası ya da göç politikalarının gölgesindeki bir organizasyon olarak okumak eksik kalacaktır. Asıl sorulması gereken soru şudur: Dünya Kupası gerçekten küresel bir festival mi, yoksa küresel güç ilişkilerinin en renkli vitrini mi? Muhtemelen ikisi birden. Ve belki de futbolun dünya üzerindeki benzersiz etkisi tam olarak buradan geliyor.
Hoşça bakın zatınıza…