Yaşadığımız felaketin yaralarını sararken ölümle hayat arasında gidip geliyoruz. Bir tarafta dünyaya gözlerini açan bebekler diğer tarafta veda edip gidenler… Denge o kadar intizamlı kurulmuş ki, acı ile neşe ve hayat ile ölüm yan yana... Uçsuz bucaksız bir sahradayız, hüzünle kardeş olmuşuz ve dokunduğumuz her şeyde ölümün izlerine rastlıyoruz. Ama taze umutlar büyüttük ve kuşluk vakti laleler açacak bunu biliyoruz.
Afetten sağ çıkanlar hayatlarını sürdürebilmek için çare ararken dünya ile bağları kopanlar şehrin kıyısındaki mezarlıklara defnediliyor. Mezarlıklar yarım kalan oyunların, tamamlanmamış işlerin, gerçekleşmemiş ideallerin kokusunu taşıyor. Ağıtların tınısı bulaşmış toprağa ve az ötede bir anne elindeki oyuncağı çocuğunun mezarına doğru ittiriyor... Yaşlı bir kadın oğlunun mezarına yapışmış, “Yokluğuna katlanmak çok acı ama şunu biliyorum ki Allah’ın huzurundasın ve burada kimse seni üzemeyecek” diyor… Ve toprak gece gibi tüm acıları örtüyor.
Hayatla bağı kopan her insan için iki mezar kazıyoruz… Birini toprağa, birini yüreğimize… Toprağa kazdığımızın yanından geçiyoruz içimize kazdığımızı ise yüreğimizin en derin noktasında taşıyoruz.
SAATLER ÇALDIĞINDA
Geleneğimizde ölümle hayat kardeş kabul edilir ve mezarlar evlerin bahçelerine, camilerin yakınına, şehrin merkezine kurulurdu. Modern kültür ölüm duygusunu, insanı dünyevi lezzetlerden alıkoyan bir tehlike olarak gördü ve bu dengeyi bozdu. Mezarlar şehrin uzağına taşınınca dünyayı ayaklarımızın altına serilmiş bir imkân olarak algıladık ve ölümü hatırlatacak her şeyi hayatımızdan uzaklaştırdık. Salalar okundu, cenaze araçları geçti, ağıt sesleri yükseldi ve bütün bunları yaramıza basılmış tuz olarak görüp süpürdük. Bu kaçış neyi değiştirecekti ki! Başımızı kuma gömmeye devam etsek de, gün battığında saatler çalacak ve hevesle tutunduğumuz ne varsa terk edip gidecektik.
Hüzünden kaçıyoruz ama hüznü yaşamadan mutluluğun kıymetini nasıl anlayacağız? Ölümle yüzleşmeden hayatın değerini nasıl kavrayacağız? Görmüyor musunuz? Ölümden kaçanlar fırtınaya habersiz yakalandılar, ölümü satır satır okuyanlar ise kendilerine korunaklar inşa ettiler.
Peki, niçin korkarız? Kaybetmekten mi? Yaptıklarımızdan ya da yapamadıklarımızdan mı? Sebep her ne olursa olsun korkularımızın kaynağına inip yüzleşmek zorundayız… Yoksa kendimizi ne kadar oyalarsak oyalayalım biz bu köprüden geçeceğiz…