Önceki yazıların da okunmasını tavsiye ederek kaldığımız yerden devam edelim…

Bu köşede yazılan “Millî Görüş ve Adil Düzen” içerikli bütün yazılarımız aynı zamanda “Necmettin Erbakan, Süleyman Karagülle, Arif Ersoy ve diğer merhum hocalarımızı anma yazılarıdır” çünkü bütün bu çalışmaları onlarla birlikte yaptık, dolayısıyla onları anıyoruz ki onların bıraktıkları yerden devam edelim ve miraslarını değerlendirelim…

“Kur’an Ayı Ramazan” ayındayız ya; ‘Sosyal Tufan’ seviyesindeki sorunlarımızın çare ve çözümlerinin ‘Kur’an Nizamı’ aşısından çözümüne odaklanmalıyız, ‘bunu gerçekleştirmek için de her şeyden önce çağımızın fıkhını oluşturmalıyız’ derim…

“Fıkıhsızlık…” kelimesi yazısının başlığında olan bir yazıyı bugün (16.3.2024) okuyunca bu önemli mesele ve bu konuda yarım yüzyıldan beri yaptığımız çalışmalar hatırıma geldi; meğer bugüne kadar bu konuda ne kadar da çok çalışmalar yapmışız, elhamdülillah…

Ebu Hanife fıkhı “kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir” diye tarif eder. İsmail Kılıçarslan söz konusu yazısına şöyle başlamış: “Araplar, “bir şeyi bilmek, iyi ve tam anlamak, derinlemesine kavramak” anlamına gelen kelimeye “fıkıh”, fıkıh işiyle meşgul olan insana da “fakih” demişler malum. Bir de kavramsal tanımı vardır malum fıkhın: “İnsanın, zihni çabası ile dinin ana kaynaklarından kendi sorumluluk ve hakları ile ilgili olarak elde ettiği bilgilerin tamamına denir.” Fıkıh, bu tanımıyla son derece bireysel bir şey olarak görünse de aslında “hak ve sorumluluklarını bilen ve buna uygun şekilde davranan insanların oluşturduğu bir toplum” meydana getirebilmenin de yegâne yolu olarak görmemiz, kodlamamız gerekir fıkhı. O yüzden rahatlıkla denilebilir ki “arkeolojisi üzerinde çalışma”nın pek işe yaramadığı, bugün ve burada yaşayan insan teklerinin yeniden ve yeniden “temel kaideler üzerinden” üretmeleri gereken bir ilimdir fıkıh. Tam da bu sebeple “fıkıhsızlık”, Müslümanlar açısından dipsiz, derin bir kuyuya dönüşür. Dikkat isterim: Fıkhın yöntemi ile “fıkhetmek” ve bugünün sorununu bugün ve burada çözmek dururken sürekli düne, “olmuş bitmiş”e dönmek ne denli saçma sonuçlar doğurursa, geride kalmış o muazzam müktesebatı “ezber” değil “veri” kabul ederek ilerlememek de o denli saçma sonuçlar doğurur. O halde soru şu: Bugün dünyada 2 milyar Müslüman’ın, “bugün ve burada olan bitenle ilgili” olarak üzerinde ittifak ettiği, bu ittifaktan hareketle toplumsallık kurduğu ve toplumsallığı geliştirdiği tek bir “fıkıh alanı” var mıdır? Hadi dünyayı boş verelim bir anlığına. Türkiye’de var mıdır? Yoktur.”

Bugün de “arif” olanlara “tarif” olarak aktaracaklarım bu kadar!

Bu girizgâhtan sonra ana başlıktaki konumuz ile devam edelim…

***

Millî Görüş Adil Düzen Belediyeciliği

Belediye-Kooperatif-Halk İşletmesi Ortaklığına isteyen ‘müteşebbis’ girişimi ile emeği ile yapı-tesis-araç ile sermaye, ham madde, mamul madde ile ve genel hizmet ile katılabilmeli, karşılığında ‘ortaklık payı’ almalıdır. Kooperatif bu ortaklığa asgari düzeyde halka ve belediyeye ve işletmelere ‘Genel Hizmet’ vermek için katılmış olmalıdır. Genel Hizmet verdiği işletmelerin brüt gelirinden, işletme türüne bağlı olarak değişkenlik arz etmek ile birlikte, mesela tarım işletmelerinden %5 gibi bir pay almalıdır.

Kooperatif, ortaklık adına muhasebe işlerini yürüterek ortak paylarını oluşturulan protokole uygun olarak hesabını yapmış olmalıdır.

Dayanışma ve Hizmet Kooperatifleri, ortaklığa başlangıçta çok düşük bir karşılık mukabilinde katkıda bulunmalıdır. Beldenin veya ilçenin kalkınması için uğraşılmalıdır. Öğrencilerin ve emeklilerin çalışmalara dahil olabilmesi, iş sahibi olanların da boş vakitleri ile bu çalışmalara katkıda bulunabilmesi için imkanlar geliştirilmelidir. İmkânı olanların yapılarını kullandırmasının çalışması yürütülmelidir. Dayanışma ortaklıklarında çalışanlar hizmet verdikleri kimselerden herhangi bir ücret veya bedel almayarak, ücretlerini Belediye-Kooperatif-İşletme Ortaklığından almalıdırlar. (Devamı var)