İktidar partisi milletvekili ve İnsan Hakları Komisyonu Başkanı olan Zafer Üskül ün birkaç hafta önce bir gazetede, Akşam gazetesinde söyleşisi yayımlandı. Sözkonusu söyleşide Üskül, genelleme yaparak, Türkiye deki mevcut siyasi partiler içinde demokrasiye en yakın partinin mensubu bulunduğu iktidar partisi olduğunu söylüyordu. Bunun hayli iddialı bir yargı olduğunu düşünüyorum. İddialı, çünkü her milletvekilinin mensubu bulunduğu partiye toz kondurmaması, ne yazık ki, Türk siyasetinde hâlâ geçer akçe olarak kabul görebilmektedir. Bu tutumun, aslında bir zihin tembelliği olma yanında, hakikati içselleştirerek ifade edememe gibi ruhsal ve ahlâki bir yönü de vardır. Her şeyden önce ahlâk, dürüstlük ve doğruluk erdemini içerir. Dürüstlük, kişinin doğrudan kendi ahlâkî vicdanıyla ilişkilidir ki, ahlâki yargılarımızı ve değerlendirmelerimizi buna göre yapmak ya da yapmamak durumundayız. Doğruluk ise ahlâkiliğimizin diğer insanlar tarafından ahlâki kişiliğimiz hakkında yargıda ya da değerlendirmede bulunmalarını sağlayan erdemdir. Ne var ki dürüstlük ile doğruluk erdemlerini yanlış anlamlarda ve yerlerde kullandığımız da bir gerçektir.

Üskül ün milletvekili kimliğinden çok, bir Anayasa Hukukçusu, eşdeyişle bir bilim adamı kimliği olarak doğru davranmadığı kanısını uyandırdığı için, konuyu bu yönüyle tartışmak durumunda hissediyorum kendimi.

Bir defa, bir Anayasa Hukukçusunun X partisinin demokrasiye daha yakın olduğu tarzında bir cümle kurması tamamen yanlış olmasa da, ciddi yanılgılara götürücü bir nitelendirmedir. Çünkü yasal düzlemde faaliyet gösteren her partinin varlığı ya da konumu eşit statüdedir. Öyle kabul edilmesi hukukun temel ilkesi gereğidir. Ancak bazı partilerin programları, faaliyetleri, söylemleri ve uygulamaları söz konusu eşit statünün sınırlarını aşarak hukuki ihlale yönelebilir. Mesela mensubu olduğu iktidar partisi hakkında Anayasa Mahkemesi nde kapatma davası açılmasında olduğu gibi.

Bu önşartı hatırda tutarak, Üskül ün İnsan Hakları Komiyonu Başkanı olması hasebiyle sadece bu alanda birkaç örneği ortaya koyabiliriz. Sözgelimi seçme ve seçilme hak ve özgürlükleri bireyin kamu yönetimi ve hizmetine katılmasını sağlayan temel hak ve özgürlükler demeti içinde yer alır. Bu açıdan mensubu olduğu partinin yapılanması bu hak ve özgürlükleri hayata geçirmede nasıl bir engelleyici aygıt haline dönüştüğü ileri sürülebilir. Parti başkanı (aynı zamanda Başbakan)na rağmen seçilemeyeceklerini anlayanlar (Şener, Çömez, Yalçınbayır vd.) yanında yüzden fazla kişinin aday bile olamadıkları bilinen bir husustur. Aday bile yapılmayanlar birkaç gün önce yaptıkları toplantıda parti başkanı ve başbakanı "kraldan bile güçlü" şeklinde nitelendiriyorlardı. En az iki yıl içinde yazdığım çeşitli yazılarda "Parti-devleti", "oligarşileşme" hususları üzerinde durmuş ve bu gidişin totalitarizmden başka bir sonuç çıkarmayacağına dikkat çekmek istemiştim.

Daha başka örnekleri sayın Üskül, bizim gibi sadece duyup görmüyor, bizzat yaşıyor olmalıdır. Üskül ve benzer konumda olan kimselerin "Liberal-solcu" nitelendirmesi, mensubu oldukları partinin totaliter konuma hızla yerleşmekte olduğu gerçeğini değiştiremez, değiştirmiyor. Hatırlanması bakımından çıkartılan yeni iş kanununu zikredebiliriz. Tuzla tersanelerinde ölen işçiler, ayrıca susturulan ya da baskı altına alınarak güdümlü hale getirilen televizyonlar, gazeteler, herhalde basın özgürlüğü, dolayısıyla haberleşme özgürlüğünü ispatlamazlar