“Babalar gibi satarım!” Eyvallah! Sat tabi! Ama kime
Özelleştirmeler ucuza gitti gibi görünse de aslında verimlilik açısından ciddi
önemlidir. Maalesef biz de devlet kapısı yatma kapısı olarak algılandığı için
çalışan memurların büyük kısmı işini ciddiye almamaktadır. Hiçbir ülkede
“Devletin malı deniz, yemeyen domuz” sözünü göremezsiniz. Yıllardır gelen
yemiş, giden yemiş. Tüyü bitmemiş yetimin hakkı var dememiş. Zaten
özelleştirmelerin ana sebebi de budur. Bu ülke de 657 sayılı devlet memuru
müdür 1.500 TL alırken devlet işçisi çaycıya 2.500 TL maaş veren devlet
kurumları vardı özelleştirmeden önce. Şimdi aynı çaycı 700 TL maaş alıyor ve
gıkını çıkarmıyor. Ben az maaş alsın demiyorum keşke herkes çok para kazansa
fakat bu ülkenin 7/24 çalışan doktorları o parayı alırken sürekli yatan çaycı
2.500 TL alırsa insanın kanına dokunur. Adam eleman tutsa 1.000 TL ye hiç
çalışmadan 1.500 TL cebinde. Bundan dolayıdır ki, ben özelleştirmeye karşı
değilim, bu millete ait olanın, bu millete sorulmadan ve tekelleşmeye izin
vermek suretiyle satılmasına karşıyım!
Bu kurumların özelleşmesi ne kadar önemli ise, kime
satıldığı da bir o kadar önemlidir. Türkiye cumhuriyeti kurulduğundan beri
belirli aileler bu ülkenin rantını yemektedir. Ne hikmetse sistem yeni ailelere
izin vermemiştir. İstanbul dukalığını oluşturan bu aile şirketleri, Anadolu
sermayesinin önünü kesmek için 28 Şubat’ta bürokratik oligarşiyle iş birliği
içerisine girmekten kaçınmamıştır. İktidarlar değişse de, gelen hükümetin
siyasi düşüncesi ne olursa olsun, bu iş adamları hep iktidardadırlar.
Özelleştirmenin faydaları arasında yer alan piyasa tekelinin kaldırılması, ülke
vatandaşlarının oluşan rekabet piyasası ile en kaliteli mal ve hizmetlere en
uygun fiyatlar ile sahip olması anlamına gelmektedir. Ancak çoğu ekonomist kamunun
özelleştirilmesiyle de yalnızca tek bir özel işletmenin belirli alanlarda
faaliyet göstermesi ile tekelin devam ettiğini söylemektedir. Ülkemizden örnek
verirsek: Türk Telekom ve İDO gibi. Devletin ya da özel sektörün elinde olması
hiçbir şeyi değiştirmiyor. Tekel devam etmektedir. Sadece özel sektörde
hizmetlerin kalitesinden söz edebiliriz. Satılan iki boğaz köprüsü farklı iki
şirkete satılmış olsaydı rekabetçi bir ortam oluşabilirdi. Yapılacak olan
üçüncü boğaz köprüsünün devletin elinde bulunması ile belki de sağlıklı bir
rekabet oluşturup, uygun fiyat ve yüksek kaliteli hizmet sağlanacaktı.
Köprülerin yanı sıra; Türkiye’nin elektrik dağıtımcısı BEDAŞ ve 23 milyon
abonesi bulunan Gediz Elektrik de satıldı. Şimdiye kadar açıkladığı hiçbir
hedefi tutturamayan hükümet, umudunu bu özelleşmelere bağlamış durumda. Düzenli
para basan bu işletmelerden alacağı para, pansuman tedbirden öteye
gitmeyecektir.
1983 seçimleri sırasında, televizyondaki bir tartışmada
Özal’ın Boğaz Köprüsü’nü satma vaadine karşı, Halkçı Parti Lideri Necdet Calp,
yumruğu masaya vurup “Satamazsınız beyefendi, sattırmayız” çıkışıyla yüzde 30
oy almıştı. Ama bugün yeni CHP’de bunu göremiyoruz. Çoğu ekonomist olan Ana
muhalefet partilerinin tekelleşmeyi ortadan kaldıracak projeler ortaya koyması
gerekiyor. Anayasa mahkemesine götürmek sorunu çözmez. Alternatif yasaları da
ortaya koymak gerekmektedir. Bir muhalefet boşluğu doğunca, yargı ister istemez
bu boşluğu doldurmaya kalktı. Bu doğru bir yaklaşım değil! Olması gereken de bu
değil! Ülkemizde kin üzerine muhalefet yapıldığını görmekteyiz. Gerçek anlamda
projelerini ortaya koyacak muhalefetten söz etmek mümkün değildir. Çıkan
yasaların millete uyup uymadığına bakmaksızın Anayasa Mahkemesi’ne götürmekle
yapıcı ve üretici muhalefet yapılmış olmamaktadır.
Avrupa’da yaşanan krizlerin ülkemize yansımaması mümkün
değildir. Bir şekilde bu yaşanan ekonomik krizi hissedeceğiz. Avrupa’yla iş
yapan birçok iş adamımız bu konuda sıkıntı içerisinde. Bu iş adamlarının başka
pazarlara açılamaması durumunda Avrupa’daki krizi aynı anda yaşaması
kaçınılmazdır.
İşsizliğin gecen yıla nazaran artması, 2002 Aralık’ta 6.88
milyar olan tüketici kredilerinin 2012 Ekim’de 263.8 milyara ulaşması borçlu
insanların arttığını göstermektedir. 2013 yılı bütçesine dikkat edersek, faiz
adı altında 53 milyar liranın rantiyeye aktarılacağını görmekteyiz. Yaşanacak
bir kriz gecen yıla nazaran daha fazla mağdur oluşturacaktır. Satılan bunca
varlıklar sadece Plasebo etkisinden öteye gitmeyecektir.
MÜŞTERİYİ YANILTAN BANKALAR!
Eski bir banka çalışanının sikayetimvar. com’a gönderdiği
şikâyete göre; “bankalardan kredi kullanan tüketicilerin kredi tutarları
sisteme farklı girilerek tüketiciler yanıltılıyor.” Birçok tüketici ödeme
planında belirtilmemiş ve saklanmış olan gerçeği ancak hesap özeti aldığında
görüyor. Peki, tüketiciyi kandıran ve aldatan bu bankalara ne gibi cezalar ve
yaptırımlar uygulanmıştır/uygulanmaktadır. Gittiği yere kadar! Fark edildiğinde
“Aaa pardon” deriz düşüncesine sahip olan bu bankalara ceza uygulaması, tüketiciyi
aldatan yabancı bankaların el çektirilmesi gibi yaptırımlar gelmediği sürece
kurulan bu sömürü tezgâhı devam edecektir. BDDK ve Hazine Müsteşarlığı’nın bu
konuda acilen bir şeyler yapması ve haksız kazanca dur demeleri gerekmektedir.
Not: Japonya’nın en büyük bankası olan The Bank of
Tokyo-Mitsubishi UFJ’ye Türkiye’de şube açması için onay çıktı. Hâlâ soyulacak
tüketici kaldı mı Biri bunu Japonlara hatırlatsın!