Sanal ortam yaşamımıza girince birçok şey ters yüz olmaya başladı. Bunu bir edebiyat ve düşünce adamı olarak yakinen birçok olumsuzluğunu yaşıyoruz, yaşamaya da devam edeceğiz. Kitap okumanın bir yolu ve yordamı var. Adı üzerinde kitap. Kitabın bir kapağı, sayfaları, albenisi, ele avuca gelirliği ile bir nesne. Kitap raftan alınacak, sevilecek, okşanacak, en küçük ayrıntısına değin incelenecek, rafa bırakılacak, dayanılamayacak yeniden alınacak. Heyecanla okunmaya başlanacak. Kitabın sayfalarına, kırılmamasına özenilecek, kenarları kıvrılmayacak. Terli, yağlı, kirli parmaklarla dokunulmayacak. Dikkatle okunurken beğenilen yerlerin altı çizilecek. Bir dalgınlık olunca, sadece gözlerin okuduğu, bilince akmayan ve ne olduğu anlaşılamayan, kopulan yere dönülecek ve yeni baştan okunacak.

Okunan bir metin gözle okunduğunda belli bir etkisi olur, bilinçaltına ondan bir şeyler akar. Bir öğretmenimizin bir önerisi olmuştu. Kitabı okurken hızlı okuyun, daha iyi anlayacaksınız. Bunu zamanla anladık.  Dikkati kitaba verme anlamına geliyor. Bunun şimdilerdeki teknik hızlı okuma ile bir ilgisi yok. Ağır okuma dikkati dağıtır. Dalgınlıklar ve dikkatin bir başka alana kaymasına neden olur.

Altı çizilmiş olan yer yeni bir okumadır. Bu, okunanı pekiştirir. İnsan belleği hemen her şeyi alamaz. Okunanların bir kısmı bellekte yer eder, çoğu uçup gider. Zamanla onlar da unutulur. Genç okurlar, ya da okumaya ilk başlayanlar bu gibi durumlarda bir panik hali yaşarlar. "Bende bir sorun mu var" diye kaygılanır. İnsan dikkati ve algısı farklı farklıdır. En belirleyici ve dikkat olunan ancak bellekte kalır. Okunan bir kitabı rafa kaldırdığınızda, bir süre sonra bir gereksinimle elinize aldığınızda yeni bir okuma yapmanıza gerek kalmaz. Altı çizili, imlenmiş yerlere göz atmanız yeterlidir. Çünkü o zaman üçüncü bir okuma daha yapılmış olur. Dikkatli bir okur, okuduğu bir kitabı yeniden okumaya gereksinim duyarsa, altı çizilmesi gereken yerler gene aynı olur. 1972 yılında Jack London ın Martin Eden romanını okumuş ve altını çizmişim. Yıllar sonra aynı kitabı yeniden okuduğumda altını çizdiğim satırların bugün için de aynı dikkat alanımda olduğunu gördüm, çok az yeni yerlerini çizdim. Kimi zaman bir dalgınlık ile geçilmiş yerler varsa onlar da çizilmiş olur. Bu, çok fazla da olmaz. Bu kitabın bende önemli bir yeri var. Yıllar sonra kenarına çıkma yaptığım bir notumda yazar olmaya karar verdiğimi gördüm. Unutmuşum.

Düşünce hayatı okuma ile oluşur. Okuma, okunanı özümseme, içselleştirme. İnsan farkında olmadan, okudukça bir değişim içinde olur. Bunu kendisi fark edemez. Fakat etrafında bir takım değişmelerin olduğunu sanır. Konuşulanların, anlatılanların, tartışmaların sıradanlığını fark eder. Onun dili, üslubu başkalaşmıştır. Konuştukları başkasını çok da ırgalamıyor. Hatta böyle bir ortamda en yakınlarından uzaklaşmaya başladığı görülür. Bu farklı dil okuma ve bilgilenme ile ilgilidir.

Buraya neden geldim, niçin bunları anlatıyorum.

İnternetin yaşamımıza girmesiyle, sanal ortamda web sitelerinin, kültür portallarının oluşumuyla birçok şey değişti. Dikkat buyrulursa şu bir cümlede kullanılan yabancı sözcüklerin ne denli ürkütücü olduğu görülür. Teknolojik bir oluş kendi kültürünü, dilini ve üslubunu beraberinde getirir. "İnternet", "web", "site", "portal" yabancı sözcükleri sadece bir cümlede yer alanı. Bu işin bir yanı.

İşin bir diğer yanı da şu: Genç, henüz eline kalem alan yetenekler, ürünlerini sitelerde yayımlıyorlar. Oralarda tartışmalar oluyor, ürünler üzerine. Bu tartışmaların, övgülerin, söylenenlerin hiç birinin bir anlamı ve değeri olmuyor. Bu kalem sahipleri kendilerini artık bir şair ve yazar olarak görüyorlar. Bir edebiyat dergisine ürünlerini gönderdiklerinde de bu "portalları" kaynak olarak gösteriyorlar.

Nitelikli bir edebiyat dergisinde bir ürünün yayımlanabilmesinin de bir çilesi var. Bir ürünü dergide yayımlayabilmeniz için o ürünün aksayan yanlarını arkadaşlarınızla konuşur tartışırsınız. Gerektiğinde yeniden yazdırırsınız. Konumuzla ilgili bir arkadaşımızın başından geçenleri örnek vermeden, şunu belirtmek durumundayım. Arkadaşımızın öyküsünü yayımlayıncaya kadar defalarca karşılıklı yazıştık, öyküsü üzerinde çalıştık, çalıştırdık. Yayım anına kadar bu öykü belki on defa gidip geldi. İyi bir öykü olarak da ortaya çıktı. Bu bir çilenin ve emeğin ürünüdür.

İnternete girildiğinde "Edebiyat portalleri"nin birçoğuyla yüzleşirsiniz. Kendi adınızı, ya da bir ürününüzün adını merak edip sorguladığınızda nasıl bir tehlikenin sizi beklediğini göreceksiniz. Genç ve nitelikli bir öykü yazarının "Ruh Depremi" öyküsü önce Yedi İklim dergisinde, sonra Der-Gibi edebiyat sitesinde yayımlanıyor. Bir de bakıyoruz ki, bu arkadaşımızın öyküsü, nerede yayımlandığına bakılmaksızın birçok sitede alıntılanıyor. Dahası var: Lifemagazin adlı bir sitede bu arkadaşımızın öyküsünü Ece adında bir bayan kendisine ait bir ürünmüş gibi yayımlıyor, yayımlayabiliyor. Yazar olmayan birinin bu öyküyü kendisininmiş gibi yayımlaması sanal dünyanın edebiyat, sanat ve düşünceye ilişkin kirli yüzünü gösteriyor. Uyarılarınız hiç dikkate bile alınmıyor.

Bir başka şair arkadaşımızın sanal ortamda yayımlanan şiiri başkaları tarafından imgeleri ve hatta dizeleri kendilerine aitmiş gibi alınıyor. Bununla yetinilmiyor, şiirin başlığı ve kimi bölümleri alınarak şarkı yapılıyor.

Dili olmayan ve yabancı kültürün kuşatması altında olan sanal dünya büyük bir zarar veriyor. Kirliliği insan ruhunu de içine alıp götürüyor. Gençlere yazık oluyor. Çok yazık.