Sanal kimlik, sanal varlık, onlinecihad, modern sorunlarımızın en yenilerinden ve etkisi giderek artmakta olan bir modern aygıt. Sanal kimlikler, sosyolojik incelemeden önce bir ontolojik tartışma ve bununla beraber bir fıkıh tartışmasıdır. Sanal kimlikler ontolojik olarak var mıdır? Sanal hesaplarla yapılan cihad kabul olur mu? Ya da sanal kimliklerin yalanları günah mıdır? Elbette bu soruların bir yanıtı var ama bunun ontolojik tartışma ve büyük bir dalga halinde büyüyen bir sorun olduğu ortadadır.
Sanal kimliğin en büyük toplumsal yansıması, en derin etki alanı ve en küresel neticesi sanal dünyada yürütülen bir küresel dizayn ve karşı cihadın şeklidir. Sanal dünya bilgi, ilim, tarih ve gerçekliklerden uzak yeni bir bilgi edinme yöntemi ile topluma yeni örgütlenme modeli, cihad türü ve gençlik sosyolojisi sunmaktadır.
Genellikle yirmili yaşlardaki gençlerin, gelişmiş Batı ülkelerindeki konforlu hayatlarını bırakıp vatanlarından çok uzakta IŞİD gibi örgütlere katılmaya iten sebeplerin tespiti oldukça çetrefilli ve karmaşık. Bu konuda net ve genellemeci bir cevap vermek oldukça zor olmakla birlikte internet ve sosyal medyanın zaman, mekân ve hudut tanımaz etkisinin çok büyük olduğunu söyleyebiliriz.
20. yüzyıl sonu ile 21. yüzyıl başı, İslâm dünyasında tarihinde eşi-benzeri pek görülmemiş bir biçimde, marjinal ve güdümlü örgütlerin kurulduğu ve sansasyonel eylemler gerçekleştirdiği yeni bir döneme şahitlik etmektedir. El Kaide, Eş Şebab, Boko Haram ve Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) gibi örgütler birbiri ardınca ortaya çıkmakta. İslâm dünyasında sömürgeciliğin sona ermesinin ardından, genellikle emperyal güçler tarafından da desteklenen elitist, laik dikta yönetimlerinin bir türlü bertaraf edilememesinin temel sebebini oluşturduğu bu yeni durumun, uluslararası kamuoyu ve mutedil Müslümanlar tarafından şiddetle reddedilmekle birlikte, İslâm dünyasında bir taban bulduğu da bir gerçek. Öncelikle üzerinde durmamız gereken temel nokta hangi faktörlerin bu tür marjinal örgütlerin taban bulmasında etkili olduğu ve gençlerin hangi saiklerle bu tür örgütlere sempati duyduğunu tespit etmek olmalı.
Televizyonlarda her akşam askeri-güvenlikçi politikalarla bu örgütlerin nasıl alt edilebileceği tartışılıyor, bataklıklar yerine sineklerle uğraşıyoruz. Hâlbuki askeri yöntemlerle birini yenseniz başka bir bölgede yenisi ortaya çıkıyor. Sorunun çözümü ancak bu tür örgütlere katılımın sosyolojik sebeplerini anlamaktan geçiyor. Dini, ideolojik, fikri, toplumsal ve siyasi sebepleri olan bu sorun askeri yöntemlerle çözülemez.
İslâm dünyasında, bu tür örgütlerin ortaya çıkmasının temel sebepleri malum. Doğuşundan itibaren “Eski Dünya’da” yani Akdeniz çevresinde uzun yıllar önemli bir siyasi ve iktisadi güç olarak liderlik yapan İslâm dünyasının; özellikle 19. yüzyıldan itibaren Batı’nın bilim, teknoloji ve endüstri alanlarında meydan okumasına cevap verememesi, modernitenin ortaya çıkardığı sorunları çözmedeki başarısızlığı, Türkiye ve İran gibi birkaç devlet haricinde İslâm dünyasının büyük kısmının Batılılar tarafından sömürgeleştirilmesi, sömürgecilerin İslâm dünyasını kendilerine bağlı elitler eliyle yönetmesi, İslâm devletlerinin soğuk savaşın iki kutuplu dünyasında otokratik yönetimler tarafından idare edilmesi, Batı’nın çifte standartları, Filistin sorunu, Afganistan ve Irak’ın işgali, sosyal adaletsizlik, cehalet, işsizlik, fakirlik vs. Bu tarihi, siyasi ve sosyal sebepleri daha da artırmamız mümkün.
İslâm ülkelerinin genel şartları maalesef bu tür örgütler için oldukça müsait. Birkaç örnek vermek gerekirse: Okuma-yazma oranı yüzde 14, kişi başına düşen milli gelir bin dolar civarında, 30 milyondan fazla genç ve eğitimsiz nüfus, siyasi açıdan uzun yıllardır istikrarsızlık içindeki Afganistan. Onun hemen yanı başında 180 milyonluk nüfusu, okuma-yazma bilmeyen kadın oranının yüzde 50’den fazla olduğu Hindistan ve Afganistan gibi komşularıyla problemleri olan, kişi başına düşen 3 bin dolarlık geliriyle nükleer Pakistan. 1980’den beri başı dertten kurtulmayan, uydurma olduğu sonradan anlaşılan gerekçelerle neo-con’lar yönetimindeki ABD tarafından işgal edildiği günden bu yana tam bir karmaşa içinde olan, her gün onlarca insanın mezhebi-etnik çatışmalar ve bombalı saldırılarda öldürüldüğü, hem petrol ve yeraltı kaynakları hem de Dicle ve Fırat nehirleri havzasında yer alması nedeniyle tarım açısından İslâm dünyasının en zengin ülkesi olması gerekirken 2003 yılından bu yana yaklaşık bir milyon kişinin öldürüldüğü Irak. El Kaide’nin Arabistan yarımadasındaki en önemli ayağı olan 25 milyon nüfus, 1.500 dolar kişi başı gelir ve yaklaşık yüzde 50’lik okuma-yazma oranıyla yıllardır karışıklıklar içindeki fakir Yemen. Ayrıca Somali, Mali ve Sudan vs. gibi örnekleri çoğaltmak da mümkün. Hemen yanı başımızdaki azınlığın çoğunluğu yönettiği Suriye’de yaklaşık beş yıldır devam eden olaylarda yüz binlerce kişi ölmüş, milyonlarca Suriyeli ise komşu ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır. İsrail tarafından kendi topraklarından sürülen, evleri yıkılan, katledilen Filistinliler.
İslâm dünyasında yaşayan gençleri bu tür örgütlere katılmaya motive edecek oldukça fazla sebep yok mu sizce?