Coğrafyamızda, özellikle Müslüman ülkelerde kimi gelişmeler dikkat gerektirir. Suikastlar, intihar saldırıları, uçakların veya helikopterlerin düşüşü sıradan bir olay olarak geçiştirilemez. Türkiye dâhil yakın zamanlarda birbirine benzer olaylar yaşana gelmektedir. Reisi, İran cumhurbaşkanı, sıradan bir insan değil. Gelecekteki konumu da önem kazanıyordu. Son zamanlarda onun etrafında yürütülen veya İran’a dönük kimi hamlelerin olduğunu anımsayalım. O zaman konu daha kolayca anlaşılabilir.
Konuyu biraz daha derinleştirelim. Süleymani’nin öldürülmesi, ardından başka komutanların ölümü, geçen günlerde Şam’daki İran Konsolosluğu’nun hedef alınması dikkate alınması gereken önemli olaylar. Öteden beri Filistin sorunu ile İran iç içe olarak algılanıyor. Doğrudan hedeflerden biri de İran’dır.
İran’daki kimi iç karışıklıkları da bu bağlamda ele almak gerekiyor. Belli tesislerin hedef alınmasının yanında asıl üzerinde durulması gereken kadın hareketlerinin giderek ivme kazanması da bunlardan ayrı düşünülemez. İç dünyalarında yaşanan kimi durumlardan yeterince bilgi sahibi olmadığımızdan tartışmalara ve manipülasyonlara açık olan durumlarda dikkatli davranıyoruz.
Emperyalizmin temel hedeflerinden biri işgale yeltendiği ve işgal ettiği kimi ülkelerde asıl amaç onların kendi ana doğrultularından uzaklaştırılmalarıdır. Bir yanıyla modernleştirme, bir diğer yanıyla da sekülerleştirmeye dönük olduğu unutulmaması gerekir. İşgallerin en önemli uzantısı çokuluslu kuruluşların ülkelere girmesi, onları sömürmeye çalışmasıdır. Bugün için Türkiye’ye bakıldığında tam anlamıyla bir işgal altında. Bir tarım ülkesi olan Türkiye, kendi tütününü bile işleyemiyor. Kurumların büyük çoğunluğu onların ellerinde. Buradan da bakılınca durumun ne denli önemli olduğu görülecek.
Reisi’nin ölümüne sevinen, içten içe veya açıkça belli eden kesimleri büyük bir bölümünün niyetlerini biliyoruz. İran’ın yakın zamanda İsrail’e fırlattığı füzeler işin rengini değiştirdi. Bunun basit olarak geçiştirilmesi düşünülemezdi. Çünkü İsrail’in içinde bulunduğu panik de bunu gösteriyordu. İsrail tarihinde onlara sekiz ay direnen bir HAMAS ve Filistin var. İran, Yemen, Lübnan, Hizbullah gibi ulus ve grupların direnişi çok şeyi gösteriyor.
İran, Türkiye gibi homojen bir ülke. Birçok halk orada birlikte yaşıyor. Acemler, Azeriler, Kürtler, gayrimüslimler, Afganistan ile diğer komşu halklardan olan kesimler bulunuyor. Türkiye’nin 1980’li yıllardan beri kendi insanlarıyla olan çatışmaları nasıl göz ardı edilemeyecekse. İran’da da benzer durumların olması kaçınılmaz.
Müslümanlar açısından asıl şaşırtıcı olanı ise mezhep ve ehl-i sünnet kesimi bahanesiyle oluşturulan bir düşmanlık ve nefret söz konusu. Bu halklar birbirine Müslüman olarak bakmadığından aralarındaki uçurumlar derinleşiyor. Türkiye’de kimi kesimlerin Reisi’nin ölümüne sevindiklerini görüyoruz. Bunların büyük bir kısmı mezhep ve ehl-i sünnet gerekçe olarak görülüyor. “Arap Baharı [Emperyalizm dalgası] sırasında İran karşıtlığı onları doğrudan veya dolaylı olarak İsrail ve Yahudi, hatta emperyalizm yandaşlığına kadar sürükledi. Onlar için İran çok daha tehlikeli idi. Bu konularda çok yazdık, anımsatıyoruz.
Emperyalizmin işgal ve açılım süreci devam ediyor. Türkiye’deki gafillere bunları anlatmak o kadar da zor ki. Odaklandıkları yer tam anlamıyla bir çıkmaz. Bu kesimler Filistin’deki bu büyük dramın bugüne geleceğini belki de hiç akıllarından geçirmedi. Ama artık durum hiç de onların düşündüğü gibi değil. Tehlikenin boyutlarının hangi düzeyde olduğu ortada.
Ölen, şehit olan, bir Müslüman ülkenin cumhurbaşkanı. Ehl-i iman, bundan kimsenin kuşkusu yok. Öyle ise biz kendi milletimizin kimi değerlerini öyle ya da böyle sahiplenmek durumundayız. En olumsuzları bile emperyallerden, Haçlılardan çok daha değerlidir. Çünkü onlar Müslümandır.